sevgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2011 Cumartesi

Geçmişin Muhasebe Defteri

Geçen hafta sevgili arkadaşım Rengin’le oturup geçmişin günümüze yansıyan etkilerinden bahsettik karşılıklı. Onun dertleri ile benimkiler aslında temelde farklı olsa da yaratıkları ya da yaratacağını düşündüğümüz etkileri aynıydı. Kendi açımdan değerlendirmelerim yer alıyor burada tabi ki.

Bilen bilir, “İlkim” adının hayatımda çok önemli bir yeri var. Liseden üniversiteye uzanan uzun ve hayatımda en çok iz bırakan ilişkimdir. Yaşandığı dönemde ve bittikten sonra ikimizin hayatında da, arkadaş grubumuz içinde de tartışmaları bitmeyen bir dönemdi. Bu kısımları çok da önemli değil ama, Rengin’in sorduğu soruyla 4 yıl öncesine dönüp kendi muhasebemi yaptım: “Peki sen İlkim’le olan iç hesaplaşmanı bitirebildin mi?”

Bitirdim evet. Çok zaman aldı, çok zor oldu ama artık nötrüm o yıllara karşı. Ne hala daha devam eden bir öfke var, ne de suçluluk duygusu. Bu nasıl oldu peki?

Şimdiki aklım olsaydı kesinlikle o dönemde İlkim’e yaşattığım acıları ve sıkıntıları yaşatmazdım. Toydum o zamanlar, yirmili yaşlarımın başından bile önceydi. Henüz bir başka insandan bu kadar fazla sevgi ve bağlılık görmenin ne kadar değerli ve zor bulunur olduğunu öğrenmemiştim.

Ona çok zor günler yaşattım. O da bana yaşattı. Ben başlattım, doğru, ama ne olursa olsun sonunda yaşananları hak etmemiştim diyordum yine de. Sorun da burada zaten: yıllar boyunca hep bunu düşündüm, hep ona duyduğum kırgınlık ve öfke ona yaşattıklarımdan dolayı hissettiğim suçlulukla baş başa gitti. Sonra bir gün özlemin ona değil de o güzel günlere yönelik olduğunu fark ettim. Defter orda yeniden açıldı.

Bakarsak, benim aptallıklarım ve vurdumduymazlıklarım yüzünden o ailesiyle sorunlar yaşadı, çok üzüldü, belki de aşk denen duyguya karşı nefretle doldu. Sırf benim yanımda kalabilmek için istemediği bir okulda ailesinin zoruyla okumaya devam etti, yıllarını harcadı. Ağladı üzüldü kahroldu. Tüm bunlar için ben büyük oranda suçluyum.

Onun yaptıklarının karşılığında ise ben çok sevdiğim iki insanın, annemle babamın hayatından belki 10 sene yedim bir gecede. Hayatta yapmaktan en çok keyif aldığım şeylerden birini, voleybolu, bir daha dönmemek üzere bırakmamı gerektirecek sağlık koşulları yarattım kendim için. En çok güvendiğim ve sırtımı dayadığım dostlarımdan birini can düşmanım olarak buldum. Ayrılık sonrasındaki 4 yılımda normal bir insanın 10 yılda harcayacağı sosyal enerjiyi ve zamanı tükettim, kendimi gereksiz bir hayatın içinde buldum. Daha yeni yeni çıkmaya başladığım bu durum yüzünden bugün kendimi yalnız ve yaşlı hissediyorsam, ne aşka ne dostluğa güvenim yoksa, bu da onun bana çektirdikleri.

Teraziye koyduğumda iki taraf birbirini dengeliyor. Eskiden biri mutlaka ağır basardı. Belki yılların getirdiği yük dengelemiştir kefeleri, bilemem. Tek bildiğim artık ne onun bana ne de benim ona vicdan ya da gönül borcumun olmadığına dair hayali bir kağıda imza atmış olmam.

Böylece, yeniden duygusal ve psikolojik olarak sağlıklı bir bireyim yeniden. Bunları ona yaşattığım için özür dilerim kendi adıma, özür gelmese bile affettim ve kapattım eski defterleri bu açıdan.

İşte durum bu Rengin, onun sana yaşattıklarını affetmen kadar, senin ona yaşattıklarının da kendi içinde cezasını çektiğine karar vermek işin sırrı. Madalyonun öbür yüzü bundan ibaret. Söylemesi kolay.

25 Aralık 2010 Cumartesi

O ZİNCİRİ KIRAR, ÇARKINA MONTE EDERİM

Mesleğim gereği insanları anlamam gerek, değil mi? Ama bazen beceremiyorum. Yani, ne kadar denesem de kafam basmıyor yapılan bazı şeylere. Ben mi embesilim diye düşünmüyor değilim...Yakın arkadaşlarımın hepsine beni sorsanız “dünyanın en large adamı, biraz artık sahiplenmeyi öğrenmesi lazım” diyeceklerdir adım gibi eminim nah şuraya yazıyorum. Bu elde bir, tutun aklınızda.

Bir arkadaşım geliyor hikayesini anlatıyor, özetle üniversite yıllarında üç dört erkeği aynı anda idare eden, hepsini kendine köpek yapıp topuna aynı gün aynı saatte aynı yerde randevu verip başa çıkabilen bir kız hiç birini ötekine çaktırmadan. Şimdilerde yalnızlık çekiyor yeni taşındığı şehirde, depresyona giriyor. Sebep? Çünkü artık eskisi gibi değil. Daha ayrıntı verirsek bu arkadaşım ilgi manyağı olmuş durumda (bu açlığını da aileis ile ilişkilerine bağlıyor) İlgi görebilmek için erkeklerle oldukça flörtöz bir tavrı var, sonra da çocuklar buna aşık olunca da “arkadaş kalmayı neden beceremiyor bu erkekler” diye tepki gösteriyor. En sonunda beni de delirtti, bir bira muhabbetinde sakinliğimi kaybettim: “sen sırf ilgi görmek için çocuklarla yakınlaşıyorsun, ee adam devamını isteyince de ona suç atıyorsun” diyerek.

Aynı arkadaşım kendisine aşkı sönmüş eski sevgili için ise “nasıl beni artık sevmez” diyerek onu yeniden kendine bağlama planları yapıyor ama sonunda bir ilişki yaşama niyeti yok. Sadece istediğinde çocuğu yeniden kendine aşık edebileceğini kendine kanıtlamak istiyor.

Esas sorun ise şu: Etrafındaki ilişkilere ya da kendisiyle ilgilenenlere bakıp bakıp “Neden bu insanlar oyun oynuyor, neden böyle yapıyor, gerçekten değer verecek aşık olacak adam gibi adam kalmamış” diyebiliyor! “Sen oyun oynarsan herkes oynar tabii ki” diyorum, bana hak veriyor, ama bir değişim yok...

Bu zincirleme tepkime gibi aslında. Bu tarz oyuncu, aldatmaya meğilli, ilgi odağı olmaya gönüllü insanlar genelde doğuştan bu halde değiller. Esaslı bir kaızk yedikten sonra “madem öyle, işte böyle” sloganı ile değişiyorlar. Ama fark etmedikleri şey kelebek etkisi denen olay. Sen bir kişiden kazık yedin diye belki 10 kişiye kazık atıyorsun. Sonra o 10 kişinin her biri senden kazık yedi diye gidip başka 10 kişiye kazık atıyor. Böylece sayılar sınırı alıp herkesin “oyuncu” olmasına sebep oluyor. Bunu yapıp yapıp arkasından “adam gibi adam / adam gibi hatun kalmamış” demek bana büyük çelişki gibi geliyor.

“sen oyun oynarsan herkes oynar” dedim bu arkadaşıma, bu düşüncemi çok tuttuğunu belirtti ama hala daha oyunlar devam ediyor. “Sence ben nasıl gerçek aşkı bulucam baksana herkes bi garip” şeklindeki muahbbetler de tam gaz devam. Ne yapacağımı şaşırdım artık, öneri istediği zaman sadece “insanlık hali bu, bulursun merak etmeeeee” şeklinde yayvan cevaplar veriyorum. Ne yapayım, kafa patlattığımda da nasılsa dinlemiyor.
Bu bir kişi olsa belki bu kadar kafama takılmaz ama, herkes böyle. İlişkileri güç oyununa çevirmek, karşı cinsteki popülerliğini ego tatmini olarak kullanmak, beş çiçeği aynı anda koklamak...sonra da “gerçek aşk”, “sadakat”, “karşılıksız sevgi” beklemek...Yapmayın lütfen. Ya herro ya merro, ikisi aynı anda olmaz.

Herkes hayatında istediği insanın özelliklerini “şöyle olsun böyle olsun, şu da olsun bu da olsun, beni çok sevsin benim herşeyime anlayış göstersin, beni sıkmasın benimle her ortama girsin, benimle herşeyi yapsın” diye sıralıyor. Peki yavrucum, sorarım sana, tüm bunların karşılığında sen ona ne sunacaksın? Ona ne vereceksin de o adam / kadın seninle olmayı, sana bu istediklerini sunmayı kabul edecek? O kadar mükemmel bir yaratık karşılığında senden de aynı şeyleri beklemeyecek mi? Sen onun girdiği her ortamda ona eşlik edecek, onun istediği şeyleri sırf onu sevdiğin için onunla yapacak, onu kaybetmemek için fedakarlıklar gösterecek misin? Buna cevabını iyi düşün, davranışlarınla tutarlı olmazsa daha çok canımı sıkıyor çünkü.

Çemkirdim farkındayım ama, artık sıkıldım. Bok yiyip yiyip çocuk sesiyle “affett beni aşkııımmmm” diyen kızlar ya da aldatıp aldatıp yakalanınca “sana aşığım, beni bırakırsan ölürüm bebeğim” edebiyatı çeken erkekler. Hepinizi toplayıp bir adaya koysak da dünyanın geri kalanı bari rahat etse, siz de o adacıkta Darwin Amca’yı şâd ede ede üreseniz...
İlgi gösterin ki ilgi göresiniz. Bir kere iki kere affedilir, aşık olunduğu için bir kaç kez karşılıksız fedakarlık yapılır. Bir yerden sonra sabır tükenip de hep alacaklı taraf olduğunuzu anladığınızda kapıyı net olarak çekip çıkarsınız. Bırakın geride kalan oyunlarına devam etsin, siz bir sonrakine aynı oyunları oynamayın yeter. Zincir br yerden kırılmalı değil mi?

11 Mayıs 2010 Salı

Something burning-turning


-          Acaba kediler de öğle yemeği için mekan seçiyorlar mıdır? “Bugün nerde dursak Tekir?”  - “Bilmem ki Sarman, hadi gel bugün Barcelona’nın önünde duralım, oranın tavuk şinitzeli harika oluyor”
-          “Did we get this far just to feel your hate?” – “Bye bye beautfiul”
-          Özge’nin dediği gibi, sanırım artık vitrin mankenleri ile kardeş ruhlar arasında seçim yapmam gerektiğinde estetik kaygılarımı ikinci planda tutma yaşım gelmiş. Denedim ama olmadı, vazgeçmek için çok erken, çabalamak içinse çok geç hesabı.
-          “Sen çok rahat bir abisin, neden?” – “Saçmasapan bir yerlerde hiç de çekici olmayan koşullarda sevişeceğinize adam gibi yaşayın cinselliğinizi” Benim ağabeyliğim bu kadar.
-          Mutluluk hapı istiyorum. Ama lütfen mutluluk çubuğu olayına dönmesin.
-          Dany Brillant konserine son anda davet edildiğim içim üzerindeki paspal tişört ve spor ayakkabılar ile sahneye fırlamak, sahneye fırlayan tek erkek olduğuna bakmadan her yaştan bir sürü kadınla salsa yapmak, Dany’yle şarkı söylemek, “Esra’nın sana selamı var” demek. Eğlenmek. Sahnede fotoğraflarını çektiğim iki kız kardeşi fuayede aileleri ile görünce yanlarına gidip “fotoğraflarınız var, yollamamı ister misiniz?” demem, kızların babasının e-mail adresini vermesi.
-          “Erkekler kızlardan geç olgunlaşıyor o yüzden ben kendi yaşıtlarımla hiç anlaşamıyorum” diyen kızlara bir çift lafım var: Hayır! Erkekler geç filan olgunlaşmıyor. Bunu söyleyen kızların yüzde doksanı aslında hiç de olgun olmayan tipler bakıyorum da. Kızlar kısa yoldan kendine sosyal statü getirecek erkekler (para, kariyer, sanatsal yetenek, çevre vs.) arıyor (ki bu erkekler de o mertebeye ulaşmak için haliyle birkaç yıl vermiş oluyorlar hayatlarından) o yaştaki erkekler de çıtır genç vücut arıyor. Buna kılıf uydurmak için böyle saçma bir şehir efsanesi uydurmak neden? Alan razı veren razı.
-          Çim öteki tarafta hep daha yeşil. Kabul. Ama benim tarafımda sarı ya resmen! Ondan bu arayışım sürekli.
-          Aslı’nın daha benimle ikinci buluşmasında “senin estetik güdün çok güçlü, benden daha güzeline denk geldiğin anda beni terk edersin” diye teşhis koyması, ama sonrasında iki erkek arasında kalıp bunu benim bildiğimi bilmeden beni kendinden soğutma çabaları, kaçışı.
-           Sıcak Saatler dizisi ortaçağ’da geçseydi “Hayat ne tuhaf. Katırlar filan” diyecektik.
-          Gecenin 2’sinde defalarca arayıp “senle konuşmaya çok ihtiyacım var” diyen şahsın ertesi gün “yok bir şey” diyip tek kelime etmemesi. Mide kanaması ne güzel, ne güzel. Bunu rakı masasında anlattığımda arkadaşlarımın “senin canın çok sıkılmış anlaşılan, dert edecek şey aramışsın kendine” yorumu getirmesi.
-          “Lütfen böyle bir kızım olsun” diye seçtiğim fotoğraftaki kıza çok benzeyen ve kızıma koymak istediğim ismi taşıyan bir kızla tanışmam
-          Facebook’da kızın birinin beni Ulus 29’da tanıştığı bir adama benzetip “o sen misin” diye mesaj atması. Benim de “hayır değilim ama telafi etmem gerekiyorsa yine bir başkasının verdiği hasarı geleyim bu akşam 29’a” demem ama tabi kızın benim geçmişimi ve mesleğimi bilmemesi kaynaklı “sapık” muamelesi çekmesi.
-          Muamele.
-          Çeviri yaparken kendimi kaptırıp bir kilo yeşil eriği bitirmem, sabaha kadar kıvranmam.
-          Kadın-erkek eşitliği çerçevesinde erkeklere de 40 yaşında balon isteme ve depresyona girdiklerinde nutella yeme hakkı verilsin.
-          Yazın yaklaşması ile birlikte Odakule’nin önüne inilen her sigara molasının single bünyelere ziyan olması.
-          Politik görüşümün tutmadığı bir gazetenin “bize de reklam verin” demek için ofise gelirken içi badem ve fıstık ezmesi dolu çikolata topları getirmesi, benim “örümcek hislerim harekete geçti” diyip en yakın düz duvara doğru hamle yapmam, anlamayanlar aval aval bakınırken sadece bir kişinin gülmekten kırılması.
-          1 yıl önce istifa ettiğimde teslim ettiğim şirket lap-top’ında yerime işe alınan kızın bir dosyayı bulamaması, beni cepten arayıp “nerdeydi o dosya hatırlıyor musun” diye sorması. Benim kilitlenmem.
-          Bu sene Koç’un festivaline gitmiyorum. Hiç canım istemiyor, eğlenme ambargosu koydum kendime resmen.
-          Sailormoon da olmasa çocukluğu asla hissedemem sanırım içimde. Asker sonrası sağ omzumda hissetmeye kararlıyım.
-          Doğumgünüme Polyanna’yı çağırmak istiyorum. Ütü yapmayı da biliyorsa evlenebiliriz.
-          Parfüm çılgınlığı. 12 yıldır kullandığım Davidoff Cool Water’ı her duyanın “aaa bu babamın / abimin / eski sevgilimin kokusuuu” diyerek boynuma atlaması ama bir tek kişi için bile “Mustafa’nın kokusu” olamaması. Benim lanet okuyup kendimi farklı kokuları denemeye cengaver ilan etmem.
-          Artık rakının bile tadı kalmadı. İzmir git gide soluyor içimde.
-          “Ne zaman buluşsa kirpiklerin / Haritası çıkarılmamış bir deniz ölüyor / Kalbimin karanlık yüzünde”
Sevgiler, saygılar…

5 Şubat 2010 Cuma

İşte Hayat Yİne...

“Beni özledin mi?”


Hayatta hiçbir soru, hatta “neden buradayız” sorusu bile beni bu kadar kilitleyemez.

“Özledim” diyemem, “özlemedim” hiç diyemem. İki ucu boklu değnek, mutlaka birinin canı yanar bu soruda…

Çocukluğumdan beri ailemin işleri nedeniyle (biraz da kendi seçimimle) yalnız yaşamaya alıştırıldım. Annemle babam yanımda olamayacakları zamanlarda sıkıntı yaşamayayım diye 6-7 yaşlarımdan itibaren “kendi ayaklarım üstünde durmayı” öğrettiler bana, hep “kendi kendine yetebilmelisin” denildi. Yemek ısıtmaktı önce bu “duruş”, sonra “yemek yapmak” oldu, “alışveriş” oldu, “faturalar” oldu falan filan derken bir bakmıştım ki koca evde tek başıma olmaya, bir başka canlının varlığına ihtiyaç duymadan kalkmaya yaşamaya uyumaya alışıvermişim…

Sonra üniversite yılları, yurt hayatı, çok sevdiğim arkadaşlar da olsa biriyle yaşam alanımı paylaşmanın getirdiği o yabancı rahatsızlık…

Derken ilişkiler. İşte sıkıntı burada. Ben çabuk alışırım, hem birlikte olmaya hem yalnızlığa. Hatta bazen yalnız kalmayı özlerim, tehlikeli şey.

“Beni özledin mi?” sorusu beni kilitler çünkü ben özlemem. Özleyemem yani. 6 senedir ailemden ayrı yaşıyorum, ailem dahil hiç kimse anlamaz neden onları özlemediğimi. Aramız kötü değil, onlara karşı sevgimde bir eksik yok, ama “ah keşke yanımda olsalar” demedim. Alışmadım çünkü yanımda olmalarına.

Sevgililerim için de böyle. Elbet istiyorum yanımda olsun, sarılalım, birlikte uyuyalım birlikte uyanalım ama, yanımda olmadığında da ölmem hasretimden. Kimse için o yoğun özlem duygusunu yaşamadım şimdiye dek. Sevinirim geldiklerinde, ama gelemiyorlarsa ya da ben “artık gelme” demişsem, o kadar. Kısa sürer üzüntüm, sonra bir bakmışsın ki aramıyorsun varlığını.

Sevmediğimden mi? Hayır. Sadece özleyemediğimden. Kıskanmayı bilmediğim gibi özlemeyi de bilmem.

Bana sormayın. “Özlemedim” dersem üzülürüsünüz, “özledim” desem bu sözcüğe eşlik edecek duygu yoğunluğu yok içimde…

O değil de, bir İlhan İrem vardı, O’na ne oldu?

7 Ocak 2010 Perşembe

HADİ İTİRAF EDELİM

Bunları yaptığımızı kabul etmeye çekiniriz ama, yapıyoruz işte, hepimiz insanız…

- Otobüste / dolmuşta sadece en şık / güzel halinizle sizin ve önünde oturan muşmula suratlı yaşlı teyzenin / amcanın yanı boşken taş gibi hatunun / çocuğun biner. Bakmıyormuş gibi yapıp ilgisiz karizması elde etmeye çalışırsınız ama gözünüzün ucu hep ondadır. Taş gibi hatun / çocuk iki koltuğa da saliseler içinde göz gezdirirken siz “tanrım lütfen benim yanıma otursun!” dersiniz içinizden, oysaki o gidip sizin karşı cinsinizden olan teyzenin / amcanın yanına oturur, sizin yanınıza ise ya muşmula suratlı başka bir teyze ya da içki kokulu bir amca düşer. İç geçirmez misiniz? Geçirirsiniz…

- Bindiğiniz takside “bakkal amcaaa, bakkaaal amca” şeklinde bir nostalji yapılmaktadır. Şarkıcı bakkal amcanın stok durumunu acımasızca sorgularken siz de taksicinin muhabbet açma çabalarını görmezden gelip sessiz kalırsınız, “ona ne”dir, “amma geveze herif”tir falan filan. Sonra bütün gün işyerinde içinizden sessizce siz de “şekerin var mı? Var var” demez misiniz? Bence dersiniz dersiniz…

- Evde / yurtta kimse yokken müziğin sesini son ses açıp “Macera dolu Amerikaaa, Macareaaaa” diye bağıra bağıra solo vokal yapmışsınızdır. Sonra içki ortamında “Ya hatırlar mısınız Rafet El Roman’ın bi şarkısı vardı Amerika diye, ne güzeldi ya” diyen arkadaşınızla “oo Memo, burası Nev York Amerika derdi, ıyyy, iğrençti ya” diye dalga geçmez misiniz? Hadi ama dürüst olun…

- Cumartesi sabahıdır. Bütün hafta çalışmışsınızdır, yorgunluk üstüne uykusuzluk bedeninizde asfalt düzelten silindir etkisi yapmıştır, üstelik bahsi geçen makinenin gerçeği evinizin önündeki yolda sabahın 8’inde çalışma yapmaya başlamıştır. Geçen her kamyon yatağınızı zangır zangır sallarken üstüne telefonunuz çalar. Ağzınızı açıp gözünüzü yumup telefona doğru uzanıp açarsınız ve sadece işi düştüğünde sizi arayan beşinci göbek kuzeniniz 1 saat sonra sizde olacağını söyler. Neşeli bir sesle “canımmm, nasıl sevindim bilemezsin, tabii ki tabii ki, bekliyorummm!” deyip telefonu kapattığınızda beşinci göbekten amcanıza / teyzenize bu çocuğu dünyaya getirdikleri için daha da sert küfretmez misiniz? Küfredersiniz, ben olsam ederim…

- “Bir daha yüzünü bile görmek istemiyorum, sen hayatımda tanıdığım en bencil ve en iğrenç insansın” diyerek artist bir şekilde terk ettiğiniz ve sonradan fotoğraflarına bakıp “nasıl iyi sevişirdi of” dediğiniz eski sevgilinizin telefonunuza çağrı bıraktığını / SMS attığını gördüğünüzde “Amanın, yoksa beni ne kadar sevdiğini anladığını söyleyip yeniden başlayalım mı diyecek” diye düşünüp midenizdeki kelebekleri uçurmaz mısınız? Uçurmayan insan değil bence…

- İsmini yanlış söylediğiniz bir şarkıcı / yazar vs. olduğunda bir ukala çıkıp da “Sallama, onun adı bilmem kim” dediğinde hatanızı anlayıp yine de yiğitliğe bok sürmemek için “Ya yok, onu biliyorum da, bu da var, yaa bak şimdi hatırlayamıyorum bi türlü, söz eve gidince bulurum CD’sini / kitabını söylerim” şeklinde yanmaması için kazı çevirmez misiniz? Hepimiz çeviririz…

Ve sürer gider…

İnsan olmanın tadına vardığımız günlerin şerefine efendim…

18 Aralık 2009 Cuma

KORKMAK

Hepimiz korkuyoruz bir şeylerden. Kimimiz işini kaybetmekten, kimimiz yolunu, kimimiz hayatını, kimimiz sevdiklerini kaybetmekten…Çoğu zaman bu korkularımız yüzünden donuklaşıyoruz, hatta bazen taşlaşıyoruz hayata karşı, elimiz kolumuz bağlı kalıyoruz…Ama bazen, korkunun dozu yüksek geldiğinde, tam tersi şekilde alevleniyor yüreğimiz, beynimiz, bedenimiz…Normalde yapamayacağımız şeyler yapıyoruz, köşeye sıkıştırılan kedi misali…

Çok büyük iki korkum var. Biri sevmekten korkmak. Korkarak sevdiğin kişiye sırf sevgin yüzünden zarar vereceğinden korkmak daha doğrusu. Sakınan göze çöp batması durumu değil, yanlış anlaşılmak. Mesela sizin kontrolünüzde olmadığı halde onu üzen bir olay için özür dilerken siz, onun “yine ne oldu” diye düşünüp üzülmesi, ağlaması, kırılması, kızması…

İkincisi ise “sana sonunda hayal kırıklığı yaşamana sebep olabilecek sözler veremem” mantığı ile gereksiz yere dürüst konuşmam. Tamam, hayatta her şey olabilir doğru, insanlar “sonsuza dek sürecek” diye düşünmek yerine “bir gün bitebilir de” diye düşünerek yapmalıdır planlarını, doğru. Ben bir zamanlar tüm hayatımı tek bir kişiye odaklı kurdum, hiç bitmeyecek sandım, bitti ve olanları gördük. Şimdi başkaları da benim yüzümden o hale düşmesin istediğimden tüm bu halim. Ama görünen o ki ben sevdiklerimi kaldıramayacakları bir durumun acısından korumaya çalışırken şimdiki zamanda canlarını yakıyorum

Neye karşılık neyi kurban etmek kabul edilebilir, buna ben karar veremem başkalarının adına, en yakınlarım olsa bile. İyi anlıyorum. Ama yine de dilim varmıyor bunu duyduğunda çok mutlu olacağını bildiğim birine “seni hep seveceğim” demek…Çünkü biliyorum ki hayatımızın kontrolü kesinlikle bizde değil ve biz yarın ne olacağını bilemezken bu tür sözleri “kesin, yüzde yüz” veremeyiz. Verirsek ve bir süre sonra koşullar değişirse, o söz hem bize hem söz verdiğimiz kişiye zarar getirir sadece. Hepsi bu.

Hayatımda değiştiremeyeceğim şeyler var” dediğimde, geçmişimdeki olaylardan ve kişilerden bahsediyordum ona. Uyarmak, evet. Bir kısmı beni de rahatsız ediyor, ama teraziye koyduğunda ağır basan iyilikler var o insanlarda. O yüzden “silinip” atılmıyorlar hayatlardan. Bunları değiştiremezsin.

Senden önce yaşanmışları ve yapılmışları senden gizliyorsam bazen, tamamen artık bugüne etkisi olamayacak bir şeyi bilerek kendini üzmemen için. Yoksa senin arkandan iş çevirdiğim için değil. Bak gördün mü, yine seni korumaya çalışırken üzüyorum işte. Benim korkum bu. Biliyorum, bir gün (ve bence çok geç değil o gün) bu acıdan bıkacaksın, ve benim yapabileceğim hiçbir şey olmayacak. Sana “canını yakmamak elimde olsa yakmazdım, ama değil” diyeceğim ama sen bunun yerine “söz veriyorum, bir daha canını yakmayacağım” dememi beklediğin için yine kırılacaksın, döneceksin, gideceksin. Belki “o bile beni bu kadar kırdıysa demek ki hayatta herkes kötü, kimseyi sevmemek gerek” diyerek kendini kapatacaksın, yazık edeceksin hayatının geri kalanına. İşte bu yüzden “beni bu kadar sevme” deyişim.

Bitmek zorunda değil sevgiler, ama bitenler de var.

Biliyorum bunu okuyunca yine ağlayacaksın. Kısır bir döngü, neden seni üzmemeye çalıştığımı anlatırken bile üzüyorum.

Ama inan, pembe hayaller kurduran içi boş sözler verip “hayatta hiç tökezlememiş saf melek” rolü oynasam daha çok üzülürsün, o rolün gerçek olmadığını anlayacak kadar tanıyorsun beni çünkü.

Şimdiki zamanda seni gerçekten seven ve bir gün sevmekten vazgeçmek için şu an bir sebep göremeyen sevgilin;

MB

10 Kasım 2009 Salı

Kediler Vs. Tavşanlar

1. Kediler etçil memeliler grubuna dahilken tavşanlar otçuldur. Aslında tavşanlar kemirgendirler, dolayısı ile besin zincirinde elektrik kabloları ve koltuk kılıflarının bir üstünde yer alırlar


2. Kediler siz evde değilken (mamaları, su kapları ve tuvaletleri ulaşılabilir yerdeyse) 24 saatlerini geçirebilirler eve zarar vermeden, ama tavşanınızı evde yalnız bırakmanızı tavsiye etmem

3. Kediler arada bir mırr, mırnav, miyav gibi sesler çıkararak evde bir can daha olduğunu size hatırlattıkları için bekarların gözde ev arkadaşıdır, hiçbir bekar insanın eve tavşan aldığı görülmemiştir yalnızlık çekiyor diye

4. Kediler soğuk kış gecelerinde ayaklarınızı ısıtırlar, bir tavşan en iyi ihtimalle yorganın kenarını en kötü ihtimalle ayak tırnaklarınızı kemirecektir

5. Kedi asildir, bir duruşu vardır hayata karşı. Tavşan dediğinin işi gücü… Boşuna demiyorlar yeni evlilere “Tavşan gibi” diye

6. Kediler için “Uygarlık tarihini değiştiren 100 kedi” diye kitap yazılmıştır, tavşanları ise edebiyat dünyasında kimse takmamaktadır

7. Kedilerin akrabaları ormanın kralları, steplerin imparatorları filandır. Tavşanlar en fazla Alice’e yol arkadaşı olabiliyorlar.

8. Kediler sakin yaratıklardır. Yanında elektrik süpürgesi çalıştırmadığınız sürece kaçmazlar. Tavşan öyle mi.

9. Kediler onlarca hikayenin filmin çizgi romanın kahramanlarıdır, kedi kadın mesela bir kediyi süper kahraman alt kimliği olarak seçmiştir kendine. Hangi aklı başında süpre kahraman tavşan-adam veya tavşan-kadın olmak ister ki? (Burada Süper Kene’yi ayrı tutuyorum…)

10. Kedi dediğin senle aynı haklara sahip olduğuna inanıp onun gibi davranır. Ve hatta ona bu hakları vermezsen protesto eder, eylem yapar. Tavşanlar bu tür sosyal duyarlılıklardan yoksundur.

İşte böyle efenim, görüleceği üzere Tavşanlar Kediler karşısında 10-0 yenik durumdalar!

SONUÇ: Üzgünüm hayatım ama evime bir tavşan almayacağım!