-Acaba kediler de öğle yemeği için mekan seçiyorlar mıdır? “Bugün nerde dursak Tekir?” - “Bilmem ki Sarman, hadi gel bugün Barcelona’nın önünde duralım, oranın tavuk şinitzeli harika oluyor”
-“Did we get this far just to feel your hate?” – “Bye bye beautfiul”
-Özge’nin dediği gibi, sanırım artık vitrin mankenleri ile kardeş ruhlar arasında seçim yapmam gerektiğinde estetik kaygılarımı ikinci planda tutma yaşım gelmiş. Denedim ama olmadı, vazgeçmek için çok erken, çabalamak içinse çok geç hesabı.
-“Sen çok rahat bir abisin, neden?” – “Saçmasapan bir yerlerde hiç de çekici olmayan koşullarda sevişeceğinize adam gibi yaşayın cinselliğinizi” Benim ağabeyliğim bu kadar.
-Mutluluk hapı istiyorum. Ama lütfen mutluluk çubuğu olayına dönmesin.
-Dany Brillant konserine son anda davet edildiğim içim üzerindeki paspal tişört ve spor ayakkabılar ile sahneye fırlamak, sahneye fırlayan tek erkek olduğuna bakmadan her yaştan bir sürü kadınla salsa yapmak, Dany’yle şarkı söylemek, “Esra’nın sana selamı var” demek. Eğlenmek. Sahnede fotoğraflarını çektiğim iki kız kardeşi fuayede aileleri ile görünce yanlarına gidip “fotoğraflarınız var, yollamamı ister misiniz?” demem, kızların babasının e-mail adresini vermesi.
-“Erkekler kızlardan geç olgunlaşıyor o yüzden ben kendi yaşıtlarımla hiç anlaşamıyorum” diyen kızlara bir çift lafım var: Hayır! Erkekler geç filan olgunlaşmıyor. Bunu söyleyen kızların yüzde doksanı aslında hiç de olgun olmayan tipler bakıyorum da. Kızlar kısa yoldan kendine sosyal statü getirecek erkekler (para, kariyer, sanatsal yetenek, çevre vs.) arıyor (ki bu erkekler de o mertebeye ulaşmak için haliyle birkaç yıl vermiş oluyorlar hayatlarından) o yaştaki erkekler de çıtır genç vücut arıyor. Buna kılıf uydurmak için böyle saçma bir şehir efsanesi uydurmak neden? Alan razı veren razı.
-Çim öteki tarafta hep daha yeşil. Kabul. Ama benim tarafımda sarı ya resmen! Ondan bu arayışım sürekli.
-Aslı’nın daha benimle ikinci buluşmasında “senin estetik güdün çok güçlü, benden daha güzeline denk geldiğin anda beni terk edersin” diye teşhis koyması, ama sonrasında iki erkek arasında kalıp bunu benim bildiğimi bilmeden beni kendinden soğutma çabaları, kaçışı.
- Sıcak Saatler dizisi ortaçağ’da geçseydi “Hayat ne tuhaf. Katırlar filan” diyecektik.
-Gecenin 2’sinde defalarca arayıp “senle konuşmaya çok ihtiyacım var” diyen şahsın ertesi gün “yok bir şey” diyip tek kelime etmemesi. Mide kanaması ne güzel, ne güzel. Bunu rakı masasında anlattığımda arkadaşlarımın “senin canın çok sıkılmış anlaşılan, dert edecek şey aramışsın kendine” yorumu getirmesi.
-“Lütfen böyle bir kızım olsun” diye seçtiğim fotoğraftaki kıza çok benzeyen ve kızıma koymak istediğim ismi taşıyan bir kızla tanışmam
-Facebook’da kızın birinin beni Ulus 29’da tanıştığı bir adama benzetip “o sen misin” diye mesaj atması. Benim de “hayır değilim ama telafi etmem gerekiyorsa yine bir başkasının verdiği hasarı geleyim bu akşam 29’a” demem ama tabi kızın benim geçmişimi ve mesleğimi bilmemesi kaynaklı “sapık” muamelesi çekmesi.
-Muamele.
-Çeviri yaparken kendimi kaptırıp bir kilo yeşil eriği bitirmem, sabaha kadar kıvranmam.
-Kadın-erkek eşitliği çerçevesinde erkeklere de 40 yaşında balon isteme ve depresyona girdiklerinde nutella yeme hakkı verilsin.
-Yazın yaklaşması ile birlikte Odakule’nin önüne inilen her sigara molasının single bünyelere ziyan olması.
-Politik görüşümün tutmadığı bir gazetenin “bize de reklam verin” demek için ofise gelirken içi badem ve fıstık ezmesi dolu çikolata topları getirmesi, benim “örümcek hislerim harekete geçti” diyip en yakın düz duvara doğru hamle yapmam, anlamayanlar aval aval bakınırken sadece bir kişinin gülmekten kırılması.
-1 yıl önce istifa ettiğimde teslim ettiğim şirket lap-top’ında yerime işe alınan kızın bir dosyayı bulamaması, beni cepten arayıp “nerdeydi o dosya hatırlıyor musun” diye sorması. Benim kilitlenmem.
-Bu sene Koç’un festivaline gitmiyorum. Hiç canım istemiyor, eğlenme ambargosu koydum kendime resmen.
-Sailormoon da olmasa çocukluğu asla hissedemem sanırım içimde. Asker sonrası sağ omzumda hissetmeye kararlıyım.
-Doğumgünüme Polyanna’yı çağırmak istiyorum. Ütü yapmayı da biliyorsa evlenebiliriz.
-Parfüm çılgınlığı. 12 yıldır kullandığım Davidoff Cool Water’ı her duyanın “aaa bu babamın / abimin / eski sevgilimin kokusuuu” diyerek boynuma atlaması ama bir tek kişi için bile “Mustafa’nın kokusu” olamaması. Benim lanet okuyup kendimi farklı kokuları denemeye cengaver ilan etmem.
-Artık rakının bile tadı kalmadı. İzmir git gide soluyor içimde.
-“Ne zaman buluşsa kirpiklerin / Haritası çıkarılmamış bir deniz ölüyor / Kalbimin karanlık yüzünde”
Siz hiç hayatınızda birinin “şerbet”i oldunuz mu? Ben oldum efendim…
Yalnız hatırlatayım hemen, şerbet tatlıların üzerine dökülür, yani hamurunuzda yoksa sonradan olamazsınız he he
Hayat cidden çok sürprizli, ve dünya gerçekten çok küçük. Neler neler oluyor, hiç alakasız bir yaşamla nasıl da kesişiveriyor bir yerlerde size çaktırmadan…
Bundan bir yıl kadar önce bir gün facebook’da tanımadığım birinden bir mesaj aldım, profilimde paylaştığım bir şiirin gerçekten bana ait olup olmadığını soruyordu, evet dedim.
Ben şiirlerimin bir kısmını yine yıllar önce antoloji isimli bir sitede paylaşmıştım sonra da siteye giriş şifremi bile unutmuştum. Meğer aradan geçen zamanda ben bir şair olarak meşhur olmuşum, insanlar şiirlerimi bloglarına, forumlara, başka şiir sitelerine vs. yazmışlar. Google’e adımı girdiğimde şaşırıyorum hala daha.
Bu arkadaş da bir şiirimi okumuş, çok beğenmiş, şairini merak etmiş ama bulamamış hakkımda bilgi bir süre… Sonra aklında facebook’da Mustafa Bilen’leri aramak gelmiş, benim de profilim açık ya, o çok sevdiği şiiri benim profilimde görmüş.
Uzun süre bana mesaj yazmakla yazmamak arasında gidip geldikten, hatta birkaç yazıp sildikten sonra sonunda cesaret edip yazmış. Aslında benim şiiri bir yerden aldığıma, isim benzerliğinden faydalanarak da kendiminmiş gibi yazdığıma inanıyormuş, çünkü o şiiri yazmak için yaşım çok küçük gelmiş ilk başta.
İyi ki de o mesajı atmış. Şimdi SBY’ciğim en iyi dostlarımdan biri, bu hayata aynı gözlerle baktığımı düşündüğüm çok değerli birkaç insanın arasında, ve bana eğer iyi günümdeysem (iyi olmam onun için sanırım optimist ve herkese umut veren halim demek) bana “şerbetim” diye hitap ediyor
Bir gün öyle şaşırdık ki, meğerse ne kadar da alakalıymış hayatlarımız. Şimdi gülüp geçiyoruz ama, o zamanlar çok kırılmıştık tabi…
Neyse, esas fikir: Ankara’da bir şubem var, ben de onun İstanbul merkez bürosu olarak çalışıyorum, bekleriz efendim
Sevgiler!
NOT: SBY, bu yazıyı tanışma yıldönümümüzde yazacaktım ama araya olaylar girdi, affet beni, biliyorsun, daha “masum bir duvarı süsleyen altın varaklı iki yazı” olacağız, “başka türlü bir şey” olacak bu da
BÜYÜK
-
Ne kadar kolaydı iyiyi seçmek
Doğru ya da yanlış yokken
Güneşin ruhu gözlerimizde
Kaybedeceklerimiz sadece kalbimizdeyken
Hayallerdi ipek saçlarımızı okşaya...