sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2010 Cumartesi

O ZİNCİRİ KIRAR, ÇARKINA MONTE EDERİM

Mesleğim gereği insanları anlamam gerek, değil mi? Ama bazen beceremiyorum. Yani, ne kadar denesem de kafam basmıyor yapılan bazı şeylere. Ben mi embesilim diye düşünmüyor değilim...Yakın arkadaşlarımın hepsine beni sorsanız “dünyanın en large adamı, biraz artık sahiplenmeyi öğrenmesi lazım” diyeceklerdir adım gibi eminim nah şuraya yazıyorum. Bu elde bir, tutun aklınızda.

Bir arkadaşım geliyor hikayesini anlatıyor, özetle üniversite yıllarında üç dört erkeği aynı anda idare eden, hepsini kendine köpek yapıp topuna aynı gün aynı saatte aynı yerde randevu verip başa çıkabilen bir kız hiç birini ötekine çaktırmadan. Şimdilerde yalnızlık çekiyor yeni taşındığı şehirde, depresyona giriyor. Sebep? Çünkü artık eskisi gibi değil. Daha ayrıntı verirsek bu arkadaşım ilgi manyağı olmuş durumda (bu açlığını da aileis ile ilişkilerine bağlıyor) İlgi görebilmek için erkeklerle oldukça flörtöz bir tavrı var, sonra da çocuklar buna aşık olunca da “arkadaş kalmayı neden beceremiyor bu erkekler” diye tepki gösteriyor. En sonunda beni de delirtti, bir bira muhabbetinde sakinliğimi kaybettim: “sen sırf ilgi görmek için çocuklarla yakınlaşıyorsun, ee adam devamını isteyince de ona suç atıyorsun” diyerek.

Aynı arkadaşım kendisine aşkı sönmüş eski sevgili için ise “nasıl beni artık sevmez” diyerek onu yeniden kendine bağlama planları yapıyor ama sonunda bir ilişki yaşama niyeti yok. Sadece istediğinde çocuğu yeniden kendine aşık edebileceğini kendine kanıtlamak istiyor.

Esas sorun ise şu: Etrafındaki ilişkilere ya da kendisiyle ilgilenenlere bakıp bakıp “Neden bu insanlar oyun oynuyor, neden böyle yapıyor, gerçekten değer verecek aşık olacak adam gibi adam kalmamış” diyebiliyor! “Sen oyun oynarsan herkes oynar tabii ki” diyorum, bana hak veriyor, ama bir değişim yok...

Bu zincirleme tepkime gibi aslında. Bu tarz oyuncu, aldatmaya meğilli, ilgi odağı olmaya gönüllü insanlar genelde doğuştan bu halde değiller. Esaslı bir kaızk yedikten sonra “madem öyle, işte böyle” sloganı ile değişiyorlar. Ama fark etmedikleri şey kelebek etkisi denen olay. Sen bir kişiden kazık yedin diye belki 10 kişiye kazık atıyorsun. Sonra o 10 kişinin her biri senden kazık yedi diye gidip başka 10 kişiye kazık atıyor. Böylece sayılar sınırı alıp herkesin “oyuncu” olmasına sebep oluyor. Bunu yapıp yapıp arkasından “adam gibi adam / adam gibi hatun kalmamış” demek bana büyük çelişki gibi geliyor.

“sen oyun oynarsan herkes oynar” dedim bu arkadaşıma, bu düşüncemi çok tuttuğunu belirtti ama hala daha oyunlar devam ediyor. “Sence ben nasıl gerçek aşkı bulucam baksana herkes bi garip” şeklindeki muahbbetler de tam gaz devam. Ne yapacağımı şaşırdım artık, öneri istediği zaman sadece “insanlık hali bu, bulursun merak etmeeeee” şeklinde yayvan cevaplar veriyorum. Ne yapayım, kafa patlattığımda da nasılsa dinlemiyor.
Bu bir kişi olsa belki bu kadar kafama takılmaz ama, herkes böyle. İlişkileri güç oyununa çevirmek, karşı cinsteki popülerliğini ego tatmini olarak kullanmak, beş çiçeği aynı anda koklamak...sonra da “gerçek aşk”, “sadakat”, “karşılıksız sevgi” beklemek...Yapmayın lütfen. Ya herro ya merro, ikisi aynı anda olmaz.

Herkes hayatında istediği insanın özelliklerini “şöyle olsun böyle olsun, şu da olsun bu da olsun, beni çok sevsin benim herşeyime anlayış göstersin, beni sıkmasın benimle her ortama girsin, benimle herşeyi yapsın” diye sıralıyor. Peki yavrucum, sorarım sana, tüm bunların karşılığında sen ona ne sunacaksın? Ona ne vereceksin de o adam / kadın seninle olmayı, sana bu istediklerini sunmayı kabul edecek? O kadar mükemmel bir yaratık karşılığında senden de aynı şeyleri beklemeyecek mi? Sen onun girdiği her ortamda ona eşlik edecek, onun istediği şeyleri sırf onu sevdiğin için onunla yapacak, onu kaybetmemek için fedakarlıklar gösterecek misin? Buna cevabını iyi düşün, davranışlarınla tutarlı olmazsa daha çok canımı sıkıyor çünkü.

Çemkirdim farkındayım ama, artık sıkıldım. Bok yiyip yiyip çocuk sesiyle “affett beni aşkııımmmm” diyen kızlar ya da aldatıp aldatıp yakalanınca “sana aşığım, beni bırakırsan ölürüm bebeğim” edebiyatı çeken erkekler. Hepinizi toplayıp bir adaya koysak da dünyanın geri kalanı bari rahat etse, siz de o adacıkta Darwin Amca’yı şâd ede ede üreseniz...
İlgi gösterin ki ilgi göresiniz. Bir kere iki kere affedilir, aşık olunduğu için bir kaç kez karşılıksız fedakarlık yapılır. Bir yerden sonra sabır tükenip de hep alacaklı taraf olduğunuzu anladığınızda kapıyı net olarak çekip çıkarsınız. Bırakın geride kalan oyunlarına devam etsin, siz bir sonrakine aynı oyunları oynamayın yeter. Zincir br yerden kırılmalı değil mi?

29 Kasım 2010 Pazartesi

YENİ MÜZİKAL SİSTEMİM

1: Umut
2: Mutluluk
3: Sevgi / Aşk
4: Tutku
5: Hayal Kırıklığı
6: Nefret / Öfke
7: Özlem

Müziğin, diğer tüm sanat formlarından kat be kat fazla olarak, duyguları ve imgeleri aktarmada bir “süper iletken” olduğunu düşünüyorum. Bir melodi, bir ses, ya da bazen tek bir nota bile size yaratıcısının o eserde anlatmak istediklerini aktarabilir. Bu yüzdendir ki hiç bir film, heykel, tablo ya da fotoğraf tüylerimi diken diken etmez ya da gözlerime yaşlar getirmezken bir çok şarkı çok güçlü duygular yaratmayı başarır.

Belki de ben ses karşı daha duyarlıyımdır, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey, daha dün çok yeni tanıştığım bir insandan hiç bilmediği bir dilde daha önce hiç duymadığı bir şarkıyı gözünü kapatıp dinlemesini ; ve sonrasında şarkının zihninde neler çağrıştırdığını, şarkıyı söyleyenin kim olduğunu ve neyi anlattığını bana tasvir etmesini istedim. Ortaya çıkan sonuç inanılmazdı (Her ne kadar günün ilerleyen saatlerinde yaşadıklarım ve duyduklarım bu mucizenin şarkıyı dinleyen muhteşem insandan kaynaklandığını düşünmeme neden olsa da)

Bu yazıyı yazma amacına gelirsem, müziğin temel elemanlarının kayda geçirilmesi için kullanılan sistemlerden biri olan “7 notalı oktav” sistemine kendimce bir bakış açım var. Bence do notasından başlayıp si’ye kadar giden bir oktavda (diyezleri ve bemolleri saymadan) her notanın bir karakteri, bir hikayesi, anlatmayı daha iyi başardığı bir duygusu var. Ve yine inanıyorum ki bu notaların “karakterleri”ni oluşturan duyguların dağılımı rastgele değil, biz insanların hayat döngüleri içerisinde bir çok olayda ve bir çok kişiyle yaşadığı duygu çevrimini kopyalıyor.

Yazının en başındaki liste toplu bir özet sunuyor ama bira daha derinleştirmek istiyorum. Her notanın duygusal eşdeğerini ve bu duyguyu (kendimce) en iyi şekilde aktaran şarkıyı paylaşmak istedim:

Normal gamda “Do” notasına karşılık gelen ses bence en çok “Umut” duygusuyle eşdeğer. Bu sesle başlayan ya da karar sesi bu olan ezgiler insanda “işte yine yepyeni bir gün, bugün dünden farklı olacak” havası yaratıyor. Bence bu notanın tartışmasız hükümrânı “Alan Parson’s Project”in muhteşem şarkısı “Turn Of A Friendly Card” olacaktır, sözleri duymasanız bile bu şarkı insana hayatın güzel ve sürprizlerle dolu olduğunu hatırlatır. İntihara eğilimli bünyelerin mutlaka dinlemesini, hatta günde iç doz dinlemesini tavsiye ederim.

“Re” notasının bu dizideki karşılığı “Mutluluk” duygusuna yakışıyor. Bu sesin baskın olduğu şarkıları dinlerken mutlu çocukluk hatıralarını ya da geçen haftasonu sevdiklerinizle yaptığınız o neşe dolu kahvaltıyı hatırlayabilirsiniz. Kendinizi yemyeşil kırlarda bir bahar günü koşarken hayal edebilir ya da bir dağın zirvesinde cesaretinizin ve azminizin ödülünü almış olduğunuzu düşleyebilirsiniz. Bu notanın kraliçesi ise “Secret Garden”ın dahiyâne derecedeki basit ama başarılı bestesi “Steps” olacaktır.

“Mi”ye geldiğimizde bir çok aşk şarkısının bu notadan ya da karar sesi mi olan akorlardan faydalandığını görebiliriz ki bu da en doğru seçimdir, çünkü benim dizimde bu ses “Aşk” ve “Sevgi”ye denk düşer. Mi sesi her sevgide olduğu gibi bir parça hüzün barındırsa da bolca güzellik içerir. Mi yeni bir başlangıçtır, ama ne yöne gideceği belli değildir, inişlere de çıkışlar kadar sık rastlanılır. “Mi” ülkesinin prensi “Sailor Moon (Ay Savaşçısı)” isimli anime için yazılmış olsa da animenin yayınlandığı süreden çok sonra ilk kez dinleyici ile buluşan “Ai Dake Ga Dekiru Koto” isimli parçadır.

“Fa” notasının adını verdiği ses ise oldukça güçlü, inatçı ve dik başlı bir karaktere sahip benim gözümde. Hayatında yer verdiği şeyler onun için çok önemli ve onlara çok bağlanıyor, ama bu bağı aynı zamanda onları incitip korkutmasına da yol açıyor. Çoğu İspanyol flamenko şarkısının bu notayı şarkının geriliminin arttığı bölümlerde sıkça kullanması bu yüzden. Tahmin edilebileceği üzere ben buna “Tutku” notası diyorum. Ki bence tutkunun, delice ve yok edici tutkunun doruk noktası Daniel Lavoie’nın “Notre Dame de Paris” müzikalinde çingene kızı Esmeralda’ya olan tutkusunun sonunda her ikisini de yok edeceğini anlattığı “Tu Vas Me Détruire”dir.

Geldik “Sol”e...Sol aslında çok belirsiz, çok serseri bir nota. Size bir şeyleri kaybettiğiniz, çok istediğiniz bir şeyin olmadığı duygusunu yaşatır, mutlu görünmeye çalışsa bile canınızı yakar. Boşluğa alınan bir bilettir. Bu yüzden sol bizim oktavımızda “Hayal Kırıklığı” ile eşleşiyor. Karar sesi sol olan şarkıların majör ve minör diziler arasında hiç çaktırmadan geçiş yaptığını sık sık fark edebilirsiniz, nedeni budur: hiç bir hayalkırıklığı gelişini öndecen haber vermemiştir! Bu kaygan ülkenin yarı deli imparatoru da elbette “Queen” in tüm bunları içinde barındıran şâheseri “Bohemmian Rhapsody” seçilmiştir. “Let Me Go!” diye bağırsanız da sizi bırakmaz, haberiniz olsun.

Oktavımızın bir sonraki yani altıncı üyesi olan “La” notası da çift karakterlilerden. La ile başlayan minör dizilerde size büyük acılar çektirmiş insanlara ya da olaylara karşı sessizce kabullenilen bir nefret sezersiniz, majörler ise bu madalyonun agresif yüzünde dururlar. Bu yüzden “La” notasının karşılığı “Nefret” ya da “Öfke” olacaktır. Bu iki duygunun arasındaki ilişki de az önce bahsettiğimiz majör – minör ilişkisine benzer. Karar sesinin taşıdığı duyguyu en iyi anlatan şarkı ise “Bruno Pelletier”in bir Kanada müzikali olan “Dracula”da vampirlerin en ünlüsünü canlandırırken seslendirdiği “Entre L’amour et La Mort”tur.

Ve geldik sona...”Si” notası gamın en sonunda yer alması ile bile bir çok şeye hazırdır aslında, o gizemlidir, hüzünlüdür, ama yine de en çok hatırlanan da o olacaktır...Bu nedenle, “Si” benim oktavımda “Özlem” olarak anılır. Her ne kadar artık yanınızda olmasa da “belki”li, “en azından o mutludur”lu düşünceler sarar etrafınızı. Ondan haber almak üzdüğü için haber almazsınız, ama merak da asla sönmez. Si ayrılık şarkılarının, nostalji anlatan parçaların sesidir. “The Tolkin Ensemble”ın büyük ustanın “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde yer alan şarkı ve şiirleri seslendirdiği albümlerindeki “Sam’s Song In The Orc Tower” isimli parça en mutlu gününüzde de dinleseniz içinizi burup gözlerinizde yaşlara neden oluyorsa işte bundandır.

Hepsini bir araya getirirseniz sıralamanın:

Umut – Mutluluk – Aşk / Sevgi – Tutku – Hayalkırıklığı – Nefret / Öfke – Özlem

Şeklinde olduğunu görürsünüz. Hayatınıza girip çıkan insanları ve her birinin yaşattıklarınız kronolojik olarak bir düşünün. Yabancı gelmiyor değil mi?

Hepimiz bir “umut”la başlarız her hikayeye, sonra dileklerimiz kabul olur, “mutlu” oluruz. Düşüncelerimize dolmaya başlar, ona karşı “sevgi” besleriz, “aşık” oluruz. Zamanla onu sahiplenir bağlanırız, “tutku”muz, takıntımız olur. Bu halimiz yüzünden ya da bambaşka sebeplerden dolayı bir gün aslında onun bizim dileklerimizi karşılayan kişi olmadığını, apayrı dünyalarda gezdiğini öğrenir ve “hayal kırıklığı”na uğrarız. Bu olunca da önce ondan “nefret” eder, aynı anda da nasıl bu kadar aptal olabildiğimizi düşünerek kendimize “öfke”leniriz. Ama aradan zaman geçer, o acı duygular hafifler ve biz geçmişi hatırladığımızda sadece mutlu anları görüp o günleri “özlem”eye başlarız...

Derken bir gün, “özlem” bitmez ama, hayat yepyeni bir “umut”la bir üst perdeden devam eder...

23 Haziran 2010 Çarşamba

Sevdiğin işi yapmak

Hep derler (ben de konuşmacı olduğum üniversite organizasyonlarında söylüyorum), "sevdiğin işi yap" diye. Doğrudur. Ama bir kaç gündür gözlediğim bir şey var, bu sözü o kadar doğruluyor ki. Paylaşmak istedim.

Sevgili Hüzünkovan (ya da blog dünyasındaki adıyla küçük prens) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Sinema-TV bölümündeki 2. senesini başarıyla bitirdi ve bu yaz nihayet bir filmin setinde çalışmaya başladı. Film hakkında bilgi vermek isterdim ama, yine kendisinin beni sardırdığı o muhteşem animedeki (the melancholy of haruhi suzumiya) o şirin mi şirin karakterin dediği gibi: "classified information" :)

Film İstiklâl Caddesi ve yakın çevredeki mekanlarda geçiyor. Ben de iş çıkışlarında yanına gidiyorum, ilginç bir dünya film seti. Saatler süren hazırlıklari saatler süren çekimler ve ortaya çıkan 1 dakikalık sahneler. Gergin bir ortam, kavgalar tartışmalar sürtüşmeler...Çalışma saatleri ve koşulları iğrenç, sabahlara kadar sokaklarda kalmak durumundasınız. Açsınız, tuvalete gitmek bile olay oluyor ördüğüm kadarıyla. Araalar her yere girmediği için bir sürü eşya taşınıyor, geçen insanlar, apartman sahipleiryle kavgalar filan da cabası. Cidden çok rezil bir çalışma ortamı.

Ama gelin görün ki, gözlemlediğim kadarı ile bizim Hüzünkovan Kuşu daha önce tanıdığım halinden baya bir farklı o set ortamında. Setteki herkes (neredeyse herkes) onu çok seviyor, ekibin küçük kızı gibi. Korunuyor, kollanıyor. Herkese karşı çok iyi güler yüzlü, yardımsever bir tavrı var. Gülümsüyor, gülüyor, insanlarla muhabbet ediyor. Daha önceleri dünyaya soğuk duran, insanların yanına yaklaşmasına pek izin vermeyen, kendi halinde cansız ve enerjisiz yaşayan o kız bir anda gözlerinin içi parlayan, enerjik, bıcır bıcır birine dönüşmüş. Setteki her dakikasında (söylense ve sıkılsa bile) ben eminim ki çok mutlu.

Çünkü o bu işi çocukluğundan beri tutkuyla isteyerek seçti. Çabaladı, öğrend, kendini geliştirdi, hala da devam ediyor. Küçük iş büyük iş demedi, sinema aşkına yaraşır şekilde yaşadı, ve hala da yaşıyor.

Dilerim hayatı boyunca hep bu tutkuyu devam ettirir ve buna uygun yaşayabilecğei iş tecrübeleri olur. O buna gönülden bağlı, bu yüzden de hiçbir zorluk onu rahatsız etmiyor, etse bile katlanacak gücü demotive olmadan devam etme yeteneğini kendinde buluyor.

Demek ki, gerçekten de, insan sevdiği işi yaptığında iş külfet değil keyif oluyor.

Hepimize örnek olsun HHüzünkovan'ın bu hali...

Sevgiler efendim...

5 Şubat 2010 Cuma

İşte Hayat Yİne...

“Beni özledin mi?”


Hayatta hiçbir soru, hatta “neden buradayız” sorusu bile beni bu kadar kilitleyemez.

“Özledim” diyemem, “özlemedim” hiç diyemem. İki ucu boklu değnek, mutlaka birinin canı yanar bu soruda…

Çocukluğumdan beri ailemin işleri nedeniyle (biraz da kendi seçimimle) yalnız yaşamaya alıştırıldım. Annemle babam yanımda olamayacakları zamanlarda sıkıntı yaşamayayım diye 6-7 yaşlarımdan itibaren “kendi ayaklarım üstünde durmayı” öğrettiler bana, hep “kendi kendine yetebilmelisin” denildi. Yemek ısıtmaktı önce bu “duruş”, sonra “yemek yapmak” oldu, “alışveriş” oldu, “faturalar” oldu falan filan derken bir bakmıştım ki koca evde tek başıma olmaya, bir başka canlının varlığına ihtiyaç duymadan kalkmaya yaşamaya uyumaya alışıvermişim…

Sonra üniversite yılları, yurt hayatı, çok sevdiğim arkadaşlar da olsa biriyle yaşam alanımı paylaşmanın getirdiği o yabancı rahatsızlık…

Derken ilişkiler. İşte sıkıntı burada. Ben çabuk alışırım, hem birlikte olmaya hem yalnızlığa. Hatta bazen yalnız kalmayı özlerim, tehlikeli şey.

“Beni özledin mi?” sorusu beni kilitler çünkü ben özlemem. Özleyemem yani. 6 senedir ailemden ayrı yaşıyorum, ailem dahil hiç kimse anlamaz neden onları özlemediğimi. Aramız kötü değil, onlara karşı sevgimde bir eksik yok, ama “ah keşke yanımda olsalar” demedim. Alışmadım çünkü yanımda olmalarına.

Sevgililerim için de böyle. Elbet istiyorum yanımda olsun, sarılalım, birlikte uyuyalım birlikte uyanalım ama, yanımda olmadığında da ölmem hasretimden. Kimse için o yoğun özlem duygusunu yaşamadım şimdiye dek. Sevinirim geldiklerinde, ama gelemiyorlarsa ya da ben “artık gelme” demişsem, o kadar. Kısa sürer üzüntüm, sonra bir bakmışsın ki aramıyorsun varlığını.

Sevmediğimden mi? Hayır. Sadece özleyemediğimden. Kıskanmayı bilmediğim gibi özlemeyi de bilmem.

Bana sormayın. “Özlemedim” dersem üzülürüsünüz, “özledim” desem bu sözcüğe eşlik edecek duygu yoğunluğu yok içimde…

O değil de, bir İlhan İrem vardı, O’na ne oldu?

22 Ekim 2009 Perşembe

Tuna Olmak Ya da Olmamak

-- Eski bir yazıdır, arşivlerden fotoğraf aranırken bulunmuştur, lezzetlidir bence, afiyet olsun efendim...  --

Tuna olmaktan çok korkuyorum…Ölesiye korkuyorum, o kadar ki korkum yüzünden her gece ölüyorum. Yalnız olduğumu – yalnız kaldığımı daha doğrusu – çok iyi anladığım şu iki ayın her gecesi belki bunu düşünüp bunu düşlüyorum. Düşlerin kabusa dönüştüğü zaman kabus olarak başlamalarından daha korkunç olduğunu biliyor musun? Ben biliyorum.


Ne kadar yapıştı ve yakıştı üstüme o Tuna rolü…Aynı yaşlarda başlayan bir tutkunluk, aynı doğaüstü çekim, sessiz sakin iyi huylu bir çocukluğun ardında gizlenen o fırtınalı ve derin iç dünya, belki doğuştan gelen belki seçimle giyinilen o “asi romantik” karakter…Asi olduğumu iddia eden herkes, hiç mi düşünmediniz neden bir türlü bu duruma itiraz edip baş kaldıramadığımı? İstemedim mi sandınız acaba?

Roller o kadar güzel dağıtılmıştı ki, düşünmeye gerek bile yoktu, herşey ortadaydı. Ben hep tutkun kaldım, ben hep gölgesinde kaldım o daha keskin karakterlerin…Sahip olma duygusu yerine sınırsız bir sevginin uzantısı olarak onun mutluluğunu isteme durumu…O kadar kroniktir ki, sesiniz çıkmaz kalbiniz hüzünden paramparça olduğunda bile…Evet, hüzün; çünkü kıskançlığı ne bildi ne de bilecektir bu asi romantik, kıskanmak sahip olmanın yoldaşıdır çünkü…

Hala daha şu yaşımda, bana verilenlerle (sevgi, ilgi, aşk, tutku, zevk, övgü…) değil benim verebildiklerimle mutlu olurum. Herkesin hayatında bir sıfatım var en’le başlayan: en iyi arkadaş, en sıkı sırdaş, en iyi insan, en arkadaş canlısı çocuk, en nazik insan…Tüm bunların üstüne insan nasıl kendini düşünebilir ki? Nasıl bu kadar çok kişi onlar için bu kadar çok şey ifade ettiğimi cömertçe ortaya koyarken ben kendimi düşünebilirim? Düşünemedim de…

Tuna’dan ayrıldığım belki de tek nokta seçtiğim meslek olmuştur, ki onda da büyük bir hata yaptım sanırım, edebiyat öğretmenliği çok daha sağlıklı olabilirdi…

Şimdi yıllar sonra, ilk gençlik yaşlarımdaki diğerlerine kapalı hayatımın vahim bir sonucu olarak, hala daha aynı acıyı yaşatıyorum kalbimde. İçimdekileri hiçbir engele takılmadan ortaya koyabilmek o kadar zor ki, bu dünyanın kurallarının bana uymadığı çok açık. Sessiz bir özlemle uyanıp her gün çok yakınında olduğum ama asla uzanamadığım hayalimin mezarını yaşıyorum.

Fiziksel anlamda Ada’yı yitirdiğim günden beri hep o kavramı arıyorum. Ada’sız olmanın hayatımda bıraktığı o dünyanın kendisinden daha büyük ve korkunç boşluğun kenarında sallanıp duruyorum. O kadar mükemmel, o kadar parlak ki Ada’nın imgesi (Bir zamanlar hayatımda olan kişinin gölgesi değil bu, onun bedeninde var olduğunu düşündüğüm o kumral roman kahramanı, o sıcacık gülümseyişli o bol yetenekli ve sevecen bal kız…); uçuruma atlayasım geliyor zaman zaman, hatta deniyorum bile, ama uçurum beni kabul etmiyor. Düşünebiliyor musun? O muhteşem aşkın (Evet bu bir aşk, yine roman kahramanı olan o müthiş şair Doğan Gökay’ın dediği gibi: Aşkn bin türlü çeşidi vardır ve her çeşidi acıtır) yokluğu bile beni kabul etmiyor! Bu dünyada yaşamanın nasıl bir ızdırap olduğunu tahayyül edemezsin, özellikle de bende vücud bulmuş bu kendini diğerlerine adamışlığı hesaba eklersen…

Ama korkularımın daha da büyüğü bambaşka…Ben Meriç’ten korkuyorum. Biliyorum ki orda, beni o yıllardan beri izliyor, bana sahip olmak istiyor, ve bunu o kadar ustaca yapıyor ki bir gün onu hayatıma kabul eden, ondan bunun için izin isteyen ben olacağım. Sırf bu teklifimin ona vereceği mutluluğu düşünerek (“Ada’nın sana yaptığını sen de ona yapıyorsun”) kendimi vereceğim. İçimden kimbilir ne çığlıklar gelecek, ama ben yine sessiz sakin, intihar edeceğim. Ve bunu bir tek Ada bilecek.