aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2011 Pazar

Song of Beren and Lúthien

The leaves were long, the grass was green,
The hemlock-umbels tall and fair,
And in the glade a light was seen
Of stars in shadow shimmering.
Tinúviel was dancing there
To music of a pipe unseen,
And light of stars was in her hair,
And in her raiment glimmering.

There Beren came from mountains cold,
And lost he wandered under leaves,
And where the Elven-river rolled
He walked alone and sorrowing.
He peered between the hemlock-leaves
And saw in wonder flowers of gold
Upon her mantle and her sleeves,
And her hair like shadow following.

Enchantment healed his weary feet
That over hills were doomed to roam;
And forth he hastened, strong and fleet,
And grasped at moonbeams glistening.
Through woven woods in Elvenhome
She lightly fled on dancing feet,
And left him lonely still to roam
In the silent forest listening.

He heard there oft the flying sound
Of feet as light as linden-leaves,
Or music welling underground,
In hidden hollows quavering.
Now withered lay the hemlock-sheaves,
And one by one with sighing sound
Whispering fell the beachen leaves
In the wintry woodland wavering.

He sought her ever, wandering far
Where leaves of years were thickly strewn,
By light of moon and ray of star
In frosty heavens shivering.
Her mantle glinted in the moon,
As on a hill-top high and far
She danced, and at her feet was strewn
A mist of silver quivering.

When winter passed, she came again,
And her song released the sudden spring,
Like rising lark, and falling rain,
And melting water bubbling.
He saw the elven-flowers spring
About her feet, and healed again
He longed by her to dance and sing
Upon the grass untroubling.

Again she fled, but swift he came.
Tinúviel! Tinúviel!
He called her by her elvish name;
And there she halted listening.
One moment stood she, and a spell
His voice laid on her: Beren came,
And doom fell on Tinúviel
That in his arms lay glistening.

As Beren looked into her eyes
Within the shadows of her hair,
The trembling starlight of the skies
He saw there mirrored shimmering.
Tinúviel the elven-fair,
Immortal maiden elven-wise,
About him cast her shadowy hair
And arms like silver glimmering.

Long was the way that fate them bore,
O'er stony mountains cold and grey,
Through halls of ireon and darkling door,
And woods of nightshade morrowless.
The Sundering Seas between them lay,
And yet at last they met once more,
And long ago they passed away
In the forest singing sorrowless.


- J. R. R. Tolkien -

25 Aralık 2010 Cumartesi

O ZİNCİRİ KIRAR, ÇARKINA MONTE EDERİM

Mesleğim gereği insanları anlamam gerek, değil mi? Ama bazen beceremiyorum. Yani, ne kadar denesem de kafam basmıyor yapılan bazı şeylere. Ben mi embesilim diye düşünmüyor değilim...Yakın arkadaşlarımın hepsine beni sorsanız “dünyanın en large adamı, biraz artık sahiplenmeyi öğrenmesi lazım” diyeceklerdir adım gibi eminim nah şuraya yazıyorum. Bu elde bir, tutun aklınızda.

Bir arkadaşım geliyor hikayesini anlatıyor, özetle üniversite yıllarında üç dört erkeği aynı anda idare eden, hepsini kendine köpek yapıp topuna aynı gün aynı saatte aynı yerde randevu verip başa çıkabilen bir kız hiç birini ötekine çaktırmadan. Şimdilerde yalnızlık çekiyor yeni taşındığı şehirde, depresyona giriyor. Sebep? Çünkü artık eskisi gibi değil. Daha ayrıntı verirsek bu arkadaşım ilgi manyağı olmuş durumda (bu açlığını da aileis ile ilişkilerine bağlıyor) İlgi görebilmek için erkeklerle oldukça flörtöz bir tavrı var, sonra da çocuklar buna aşık olunca da “arkadaş kalmayı neden beceremiyor bu erkekler” diye tepki gösteriyor. En sonunda beni de delirtti, bir bira muhabbetinde sakinliğimi kaybettim: “sen sırf ilgi görmek için çocuklarla yakınlaşıyorsun, ee adam devamını isteyince de ona suç atıyorsun” diyerek.

Aynı arkadaşım kendisine aşkı sönmüş eski sevgili için ise “nasıl beni artık sevmez” diyerek onu yeniden kendine bağlama planları yapıyor ama sonunda bir ilişki yaşama niyeti yok. Sadece istediğinde çocuğu yeniden kendine aşık edebileceğini kendine kanıtlamak istiyor.

Esas sorun ise şu: Etrafındaki ilişkilere ya da kendisiyle ilgilenenlere bakıp bakıp “Neden bu insanlar oyun oynuyor, neden böyle yapıyor, gerçekten değer verecek aşık olacak adam gibi adam kalmamış” diyebiliyor! “Sen oyun oynarsan herkes oynar tabii ki” diyorum, bana hak veriyor, ama bir değişim yok...

Bu zincirleme tepkime gibi aslında. Bu tarz oyuncu, aldatmaya meğilli, ilgi odağı olmaya gönüllü insanlar genelde doğuştan bu halde değiller. Esaslı bir kaızk yedikten sonra “madem öyle, işte böyle” sloganı ile değişiyorlar. Ama fark etmedikleri şey kelebek etkisi denen olay. Sen bir kişiden kazık yedin diye belki 10 kişiye kazık atıyorsun. Sonra o 10 kişinin her biri senden kazık yedi diye gidip başka 10 kişiye kazık atıyor. Böylece sayılar sınırı alıp herkesin “oyuncu” olmasına sebep oluyor. Bunu yapıp yapıp arkasından “adam gibi adam / adam gibi hatun kalmamış” demek bana büyük çelişki gibi geliyor.

“sen oyun oynarsan herkes oynar” dedim bu arkadaşıma, bu düşüncemi çok tuttuğunu belirtti ama hala daha oyunlar devam ediyor. “Sence ben nasıl gerçek aşkı bulucam baksana herkes bi garip” şeklindeki muahbbetler de tam gaz devam. Ne yapacağımı şaşırdım artık, öneri istediği zaman sadece “insanlık hali bu, bulursun merak etmeeeee” şeklinde yayvan cevaplar veriyorum. Ne yapayım, kafa patlattığımda da nasılsa dinlemiyor.
Bu bir kişi olsa belki bu kadar kafama takılmaz ama, herkes böyle. İlişkileri güç oyununa çevirmek, karşı cinsteki popülerliğini ego tatmini olarak kullanmak, beş çiçeği aynı anda koklamak...sonra da “gerçek aşk”, “sadakat”, “karşılıksız sevgi” beklemek...Yapmayın lütfen. Ya herro ya merro, ikisi aynı anda olmaz.

Herkes hayatında istediği insanın özelliklerini “şöyle olsun böyle olsun, şu da olsun bu da olsun, beni çok sevsin benim herşeyime anlayış göstersin, beni sıkmasın benimle her ortama girsin, benimle herşeyi yapsın” diye sıralıyor. Peki yavrucum, sorarım sana, tüm bunların karşılığında sen ona ne sunacaksın? Ona ne vereceksin de o adam / kadın seninle olmayı, sana bu istediklerini sunmayı kabul edecek? O kadar mükemmel bir yaratık karşılığında senden de aynı şeyleri beklemeyecek mi? Sen onun girdiği her ortamda ona eşlik edecek, onun istediği şeyleri sırf onu sevdiğin için onunla yapacak, onu kaybetmemek için fedakarlıklar gösterecek misin? Buna cevabını iyi düşün, davranışlarınla tutarlı olmazsa daha çok canımı sıkıyor çünkü.

Çemkirdim farkındayım ama, artık sıkıldım. Bok yiyip yiyip çocuk sesiyle “affett beni aşkııımmmm” diyen kızlar ya da aldatıp aldatıp yakalanınca “sana aşığım, beni bırakırsan ölürüm bebeğim” edebiyatı çeken erkekler. Hepinizi toplayıp bir adaya koysak da dünyanın geri kalanı bari rahat etse, siz de o adacıkta Darwin Amca’yı şâd ede ede üreseniz...
İlgi gösterin ki ilgi göresiniz. Bir kere iki kere affedilir, aşık olunduğu için bir kaç kez karşılıksız fedakarlık yapılır. Bir yerden sonra sabır tükenip de hep alacaklı taraf olduğunuzu anladığınızda kapıyı net olarak çekip çıkarsınız. Bırakın geride kalan oyunlarına devam etsin, siz bir sonrakine aynı oyunları oynamayın yeter. Zincir br yerden kırılmalı değil mi?

29 Kasım 2010 Pazartesi

YENİ MÜZİKAL SİSTEMİM

1: Umut
2: Mutluluk
3: Sevgi / Aşk
4: Tutku
5: Hayal Kırıklığı
6: Nefret / Öfke
7: Özlem

Müziğin, diğer tüm sanat formlarından kat be kat fazla olarak, duyguları ve imgeleri aktarmada bir “süper iletken” olduğunu düşünüyorum. Bir melodi, bir ses, ya da bazen tek bir nota bile size yaratıcısının o eserde anlatmak istediklerini aktarabilir. Bu yüzdendir ki hiç bir film, heykel, tablo ya da fotoğraf tüylerimi diken diken etmez ya da gözlerime yaşlar getirmezken bir çok şarkı çok güçlü duygular yaratmayı başarır.

Belki de ben ses karşı daha duyarlıyımdır, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey, daha dün çok yeni tanıştığım bir insandan hiç bilmediği bir dilde daha önce hiç duymadığı bir şarkıyı gözünü kapatıp dinlemesini ; ve sonrasında şarkının zihninde neler çağrıştırdığını, şarkıyı söyleyenin kim olduğunu ve neyi anlattığını bana tasvir etmesini istedim. Ortaya çıkan sonuç inanılmazdı (Her ne kadar günün ilerleyen saatlerinde yaşadıklarım ve duyduklarım bu mucizenin şarkıyı dinleyen muhteşem insandan kaynaklandığını düşünmeme neden olsa da)

Bu yazıyı yazma amacına gelirsem, müziğin temel elemanlarının kayda geçirilmesi için kullanılan sistemlerden biri olan “7 notalı oktav” sistemine kendimce bir bakış açım var. Bence do notasından başlayıp si’ye kadar giden bir oktavda (diyezleri ve bemolleri saymadan) her notanın bir karakteri, bir hikayesi, anlatmayı daha iyi başardığı bir duygusu var. Ve yine inanıyorum ki bu notaların “karakterleri”ni oluşturan duyguların dağılımı rastgele değil, biz insanların hayat döngüleri içerisinde bir çok olayda ve bir çok kişiyle yaşadığı duygu çevrimini kopyalıyor.

Yazının en başındaki liste toplu bir özet sunuyor ama bira daha derinleştirmek istiyorum. Her notanın duygusal eşdeğerini ve bu duyguyu (kendimce) en iyi şekilde aktaran şarkıyı paylaşmak istedim:

Normal gamda “Do” notasına karşılık gelen ses bence en çok “Umut” duygusuyle eşdeğer. Bu sesle başlayan ya da karar sesi bu olan ezgiler insanda “işte yine yepyeni bir gün, bugün dünden farklı olacak” havası yaratıyor. Bence bu notanın tartışmasız hükümrânı “Alan Parson’s Project”in muhteşem şarkısı “Turn Of A Friendly Card” olacaktır, sözleri duymasanız bile bu şarkı insana hayatın güzel ve sürprizlerle dolu olduğunu hatırlatır. İntihara eğilimli bünyelerin mutlaka dinlemesini, hatta günde iç doz dinlemesini tavsiye ederim.

“Re” notasının bu dizideki karşılığı “Mutluluk” duygusuna yakışıyor. Bu sesin baskın olduğu şarkıları dinlerken mutlu çocukluk hatıralarını ya da geçen haftasonu sevdiklerinizle yaptığınız o neşe dolu kahvaltıyı hatırlayabilirsiniz. Kendinizi yemyeşil kırlarda bir bahar günü koşarken hayal edebilir ya da bir dağın zirvesinde cesaretinizin ve azminizin ödülünü almış olduğunuzu düşleyebilirsiniz. Bu notanın kraliçesi ise “Secret Garden”ın dahiyâne derecedeki basit ama başarılı bestesi “Steps” olacaktır.

“Mi”ye geldiğimizde bir çok aşk şarkısının bu notadan ya da karar sesi mi olan akorlardan faydalandığını görebiliriz ki bu da en doğru seçimdir, çünkü benim dizimde bu ses “Aşk” ve “Sevgi”ye denk düşer. Mi sesi her sevgide olduğu gibi bir parça hüzün barındırsa da bolca güzellik içerir. Mi yeni bir başlangıçtır, ama ne yöne gideceği belli değildir, inişlere de çıkışlar kadar sık rastlanılır. “Mi” ülkesinin prensi “Sailor Moon (Ay Savaşçısı)” isimli anime için yazılmış olsa da animenin yayınlandığı süreden çok sonra ilk kez dinleyici ile buluşan “Ai Dake Ga Dekiru Koto” isimli parçadır.

“Fa” notasının adını verdiği ses ise oldukça güçlü, inatçı ve dik başlı bir karaktere sahip benim gözümde. Hayatında yer verdiği şeyler onun için çok önemli ve onlara çok bağlanıyor, ama bu bağı aynı zamanda onları incitip korkutmasına da yol açıyor. Çoğu İspanyol flamenko şarkısının bu notayı şarkının geriliminin arttığı bölümlerde sıkça kullanması bu yüzden. Tahmin edilebileceği üzere ben buna “Tutku” notası diyorum. Ki bence tutkunun, delice ve yok edici tutkunun doruk noktası Daniel Lavoie’nın “Notre Dame de Paris” müzikalinde çingene kızı Esmeralda’ya olan tutkusunun sonunda her ikisini de yok edeceğini anlattığı “Tu Vas Me Détruire”dir.

Geldik “Sol”e...Sol aslında çok belirsiz, çok serseri bir nota. Size bir şeyleri kaybettiğiniz, çok istediğiniz bir şeyin olmadığı duygusunu yaşatır, mutlu görünmeye çalışsa bile canınızı yakar. Boşluğa alınan bir bilettir. Bu yüzden sol bizim oktavımızda “Hayal Kırıklığı” ile eşleşiyor. Karar sesi sol olan şarkıların majör ve minör diziler arasında hiç çaktırmadan geçiş yaptığını sık sık fark edebilirsiniz, nedeni budur: hiç bir hayalkırıklığı gelişini öndecen haber vermemiştir! Bu kaygan ülkenin yarı deli imparatoru da elbette “Queen” in tüm bunları içinde barındıran şâheseri “Bohemmian Rhapsody” seçilmiştir. “Let Me Go!” diye bağırsanız da sizi bırakmaz, haberiniz olsun.

Oktavımızın bir sonraki yani altıncı üyesi olan “La” notası da çift karakterlilerden. La ile başlayan minör dizilerde size büyük acılar çektirmiş insanlara ya da olaylara karşı sessizce kabullenilen bir nefret sezersiniz, majörler ise bu madalyonun agresif yüzünde dururlar. Bu yüzden “La” notasının karşılığı “Nefret” ya da “Öfke” olacaktır. Bu iki duygunun arasındaki ilişki de az önce bahsettiğimiz majör – minör ilişkisine benzer. Karar sesinin taşıdığı duyguyu en iyi anlatan şarkı ise “Bruno Pelletier”in bir Kanada müzikali olan “Dracula”da vampirlerin en ünlüsünü canlandırırken seslendirdiği “Entre L’amour et La Mort”tur.

Ve geldik sona...”Si” notası gamın en sonunda yer alması ile bile bir çok şeye hazırdır aslında, o gizemlidir, hüzünlüdür, ama yine de en çok hatırlanan da o olacaktır...Bu nedenle, “Si” benim oktavımda “Özlem” olarak anılır. Her ne kadar artık yanınızda olmasa da “belki”li, “en azından o mutludur”lu düşünceler sarar etrafınızı. Ondan haber almak üzdüğü için haber almazsınız, ama merak da asla sönmez. Si ayrılık şarkılarının, nostalji anlatan parçaların sesidir. “The Tolkin Ensemble”ın büyük ustanın “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde yer alan şarkı ve şiirleri seslendirdiği albümlerindeki “Sam’s Song In The Orc Tower” isimli parça en mutlu gününüzde de dinleseniz içinizi burup gözlerinizde yaşlara neden oluyorsa işte bundandır.

Hepsini bir araya getirirseniz sıralamanın:

Umut – Mutluluk – Aşk / Sevgi – Tutku – Hayalkırıklığı – Nefret / Öfke – Özlem

Şeklinde olduğunu görürsünüz. Hayatınıza girip çıkan insanları ve her birinin yaşattıklarınız kronolojik olarak bir düşünün. Yabancı gelmiyor değil mi?

Hepimiz bir “umut”la başlarız her hikayeye, sonra dileklerimiz kabul olur, “mutlu” oluruz. Düşüncelerimize dolmaya başlar, ona karşı “sevgi” besleriz, “aşık” oluruz. Zamanla onu sahiplenir bağlanırız, “tutku”muz, takıntımız olur. Bu halimiz yüzünden ya da bambaşka sebeplerden dolayı bir gün aslında onun bizim dileklerimizi karşılayan kişi olmadığını, apayrı dünyalarda gezdiğini öğrenir ve “hayal kırıklığı”na uğrarız. Bu olunca da önce ondan “nefret” eder, aynı anda da nasıl bu kadar aptal olabildiğimizi düşünerek kendimize “öfke”leniriz. Ama aradan zaman geçer, o acı duygular hafifler ve biz geçmişi hatırladığımızda sadece mutlu anları görüp o günleri “özlem”eye başlarız...

Derken bir gün, “özlem” bitmez ama, hayat yepyeni bir “umut”la bir üst perdeden devam eder...

1 Mart 2010 Pazartesi

Duş ve Aşk

İstanbul’un merkezinde, “modern” bir semtte bir apartman dairesinde oturuyorum. İstanbul’un herhangi bir modern semtinde modern bir apartman dairesinde, modern komşularıyla yan yana yaşayan her modern insanın bileceği gibi, biraz yükses sesle osursam karşı komşu uykusundan uyanıyor.


Peki öyleyse neden gecenin 3’ünde, bununyan dairedeki boşanmış komşum Celal Bey’i uykusundan sıçratarak uyandıracağını, uyanmakla yetinmeyen beyefendinin haklı olarak ebemin cinsel hayatına da bulaşacağını bile bile, gürül gürül akan bir su sesiyle eşzamanlı olarak ritmik hareketlerle vücudumun bilimum bölgesini ovalıyorum?

Benimle aşağı yukarı aynı hayatı yaşayan birinin bu saatte duşa girmesi için iki sebep olabilir: ya az önceki ateşli dakikalardan sonra rahatlama isteği duymuştur (ki bence gecenin bu vaktinde seviştikten sonra uyumadan önce duş alan insan kesin evlidir, henüz ilk günlerin heyecanını kaybetmemiş bir çiftseniz sevişme sonrası sevgi dolu sarılışlar ve gülşümseyerek uyumalar için partnerinizin salgıladığı bedensel sıvıların kokusunu çekilebilir bulursunuz) ya da uzun bir seyahatten yeni dönmüşsünüzdür. Ben evli olmadığıma göre, ikincisi geçerlidir diyenler doğru tahmin ettiniz, kendimi 3 yıllık bir yolculuktan yeni dönmüş gibi hissediyorum.

Öncelikle sevgili Mercan Yaşayan’a teşekkür etmem gerek, Kinyas ve Kayra hayranlığını bana da bulaştırmak konusundaki inatçılığı için. Sonra da Hakan Günday abiye bir selam gönderelim, az iş değil beni bu kadar düşündürmek. Kalın kafalının tekiyim.

Eskiden düşünüp düşünüp, çeşitli yazarların ve deneyimlerimin etkisiyle, şu sonuca varmıştım: İnsanlar seçim yapmakta hep zorlanırlar ve mutlaka yaptıkları seçimlerin sorumluluğunu biriyle paylaşmak isterler. Çünkü, hayat iki temel prensiple devam eder: Bir, yapılan her seçim seçilmeyenleri öldürür. İki, var olan her şey (ister insan olsun ister madde ya da isterse düşünce) bir gün yok olmaya mahkumdur. O zaman? Kısa bir mantık yolculuğundansonra görülür ki, aslında seçim yapmak ve karar vermek boşadır, madem ki hem seçtiğimiz hem de seçmediğimiz sonunda yok olacaktır.

Bu düşünceyle gide gide varacağım nokta da açık aslında. Normal, sıradan bir hayatı (Evini seç. İşini seç. Eşini seç. Ölümünü seç.) küçümseyip, farklı olmaya çalışmak. 3 yıldan öncesinde böyle değildim. Okulumu seçmiş, gelecekteki işimi seçmiş, eşim olmasını istediğim insanı seçmiştim. Hayat sakindi. Sonra biraz ben biraz müstakbel eşim çalıştık çabaladık, terimizi emeğimize kattık ve bu planı cehennemin 7. katına yolladık gürültülü bir merasim eşliğinde.

Sonra bir süre hiçbir şey yapmamayı seçtim. O zamanlar tanışmamıştım “no action is an action” diyen şahsın yazılarıyla. Hala daha adını bilmesem de, doğru demiş. Depresyona girip odamdan çıkmadan günlerce sadece yatmayı seçerek aslında dışarıda akıp giden hayatın parçası olmayı reddetmiştim.

O günlerden belki de bana Kinyas gibi bir beden dolusu dövme, askere gitmememi sağlayacak dikiş izleri ve saatli bomba gibi zamanını bekleyen bir virüs kalmadı ama; zaman zaman beni gündelik hayattan koparan zayıf bir karaciğer, Ege Üniversitesi psikiyatrları tarafından verilmiş bir rapor ve babamın ömründen yediğim 10 sene cebimde. Cebimdeki bu kargo bilinen tüm akrep türlerinden daha zehirli olduğundan olsa gerek, kazandığım parayı hiç cebime atmadan direkt harcıyorum hâlâ.

Sonra “madem normal olmanın cezası buydu, artık ben hayatla oynayacağım” aşaması geldi. Merak duygusu ile yönlenen bir zaman dilimi…Başımın ağrıyacağını bile bile sonucunu merak ettiğim için yaptığım ve başıma gelenleri 3. sınıf bir sit-com’muş gibi eğlenerek izlediğim günler…”Sevgi” ya da “aşk” ile değil de, merakla girişilen ilişki denemeleri…İyi biliyorum, “beni seviyor musun?” diyenlere “evet, hem de çok, seni herşeyden çok seviyorum, hiç bırakmayacağım” desem mutlu olacaklarını…İyi biliyorum “dürüst ol, bu herşeyden önemli” diyenlerin aslında “lütfen sevmiyorsan bile sevdiğini söyle, çok itiyacım var kandırılmaya, sevildiğimi, en azından bir kişi için önemli olduğumu bilmeye” demek istediklerini. Yalanlardan inşâ edilmiş aşkları bir gün aniden “Ben seni sevmiyorum artık, gidiyorum” diyen adamla birlikte yıkıldığında bile “hiç olmazsa bir zamanlar sevmişti” diye avunmayı seçeceklerini, en baştan “sadece senle olmayı merak ediyorum; neye kızdığını, neyi kıskandığını, neyle mutlu olduğunu, nasıl seviştiğini merak ediyorum” cümlelerini duymaktansa…Ama adam olmam, dürüstüm kendimce, insanların ağızlarından çıkanla kalplerinden geçenin bir olduğunu kabul ederim, matematik denklemlerindeki kabuller gibi.

Beni tüm bu karmaşadan kurtaracak bir “O”nun var olduğuna inanmak isterim hep, ama yaşadıklarımdan sonra o kadar ikna olmuşum ki öyle bir kişi olamayacağına, onu aramayı feda edip merakımı her seferinde tatmin etmeyi seçtim. İnsanlara yaklaşırken yine de dürüstlüğümü elden bırakmadım ama, yanlış anlaşılmasın, “ben sana bir gelecek vaad edemem çünkü sana aşık değilim ve olamam” dedim. Bunu kabullenip sadece ne zaman geleceği belli olmayan kesin sonla yaşayabilecekler kaldı, onlar da fazlasıyla yettiler beni hayatta tutmaya. Onlara ihtiyaçları olan ilgiyi, şefkati, huzuru, seksi; neye gereksinim duyuyorlarsa zamanın o aralığında; onu verdim. Karşılığında cevap aldım sorularıma. Bence adil bir alışverişti. Bunun ruhuma işlediğine, hayatımın kalanını bu şekilde geçireceğime karar verdim. Bıraktım diğer yüzüne bakmaya çalışmayı doğduğumuz gün boynumuza geçirilen madalyonun. Tâ ki bu geceye dek.

Madem ki Tolga kurtuldu Kinyas’tan, madem ki başardı “normal” bir insan olmayı, sıradanlaşıp mutlu bir hayat sürmeyi, ben de yapabilirim. Deliliğimden sıyrılmak elimde, beni buna iknâ edecek “O” orada bir yerde, yeniden buna inanıyorum. Sadece onu aramak kalıyor geriye, kimdir neye benzer hiçbir fikrim yok, ama gördüğüm anda anlayacağıma eminim.

Tumturaklı laflar etmeyi bırakacağım belki ben de o gün, bu yazılar bu şiirler bitecek, hepsini bir kutuya koyup benden daha fazla ihtiyacı olan birine göndereceğim. Hemen bir günde olmayacak tabii ki, zor olacağını hissediyorum arınma dönemimin beynimin otobanlarında son sürat giden bu kişilik yamasının. Ama olacak, ve son damlası da aktığında zehrin, ben de sahip olduklarıya mutlu, diğerlerinin hayatlarına duyduğu merakı sadece rüyalarında takip eden bir adama dönüşeceğim.

Bunun için yardıma ihtiyacım var, büyük yardıma. “O”, lütfen çabuk gel, seni bekliyorum…

5 Şubat 2010 Cuma

İşte Hayat Yİne...

“Beni özledin mi?”


Hayatta hiçbir soru, hatta “neden buradayız” sorusu bile beni bu kadar kilitleyemez.

“Özledim” diyemem, “özlemedim” hiç diyemem. İki ucu boklu değnek, mutlaka birinin canı yanar bu soruda…

Çocukluğumdan beri ailemin işleri nedeniyle (biraz da kendi seçimimle) yalnız yaşamaya alıştırıldım. Annemle babam yanımda olamayacakları zamanlarda sıkıntı yaşamayayım diye 6-7 yaşlarımdan itibaren “kendi ayaklarım üstünde durmayı” öğrettiler bana, hep “kendi kendine yetebilmelisin” denildi. Yemek ısıtmaktı önce bu “duruş”, sonra “yemek yapmak” oldu, “alışveriş” oldu, “faturalar” oldu falan filan derken bir bakmıştım ki koca evde tek başıma olmaya, bir başka canlının varlığına ihtiyaç duymadan kalkmaya yaşamaya uyumaya alışıvermişim…

Sonra üniversite yılları, yurt hayatı, çok sevdiğim arkadaşlar da olsa biriyle yaşam alanımı paylaşmanın getirdiği o yabancı rahatsızlık…

Derken ilişkiler. İşte sıkıntı burada. Ben çabuk alışırım, hem birlikte olmaya hem yalnızlığa. Hatta bazen yalnız kalmayı özlerim, tehlikeli şey.

“Beni özledin mi?” sorusu beni kilitler çünkü ben özlemem. Özleyemem yani. 6 senedir ailemden ayrı yaşıyorum, ailem dahil hiç kimse anlamaz neden onları özlemediğimi. Aramız kötü değil, onlara karşı sevgimde bir eksik yok, ama “ah keşke yanımda olsalar” demedim. Alışmadım çünkü yanımda olmalarına.

Sevgililerim için de böyle. Elbet istiyorum yanımda olsun, sarılalım, birlikte uyuyalım birlikte uyanalım ama, yanımda olmadığında da ölmem hasretimden. Kimse için o yoğun özlem duygusunu yaşamadım şimdiye dek. Sevinirim geldiklerinde, ama gelemiyorlarsa ya da ben “artık gelme” demişsem, o kadar. Kısa sürer üzüntüm, sonra bir bakmışsın ki aramıyorsun varlığını.

Sevmediğimden mi? Hayır. Sadece özleyemediğimden. Kıskanmayı bilmediğim gibi özlemeyi de bilmem.

Bana sormayın. “Özlemedim” dersem üzülürüsünüz, “özledim” desem bu sözcüğe eşlik edecek duygu yoğunluğu yok içimde…

O değil de, bir İlhan İrem vardı, O’na ne oldu?

18 Aralık 2009 Cuma

KORKMAK

Hepimiz korkuyoruz bir şeylerden. Kimimiz işini kaybetmekten, kimimiz yolunu, kimimiz hayatını, kimimiz sevdiklerini kaybetmekten…Çoğu zaman bu korkularımız yüzünden donuklaşıyoruz, hatta bazen taşlaşıyoruz hayata karşı, elimiz kolumuz bağlı kalıyoruz…Ama bazen, korkunun dozu yüksek geldiğinde, tam tersi şekilde alevleniyor yüreğimiz, beynimiz, bedenimiz…Normalde yapamayacağımız şeyler yapıyoruz, köşeye sıkıştırılan kedi misali…

Çok büyük iki korkum var. Biri sevmekten korkmak. Korkarak sevdiğin kişiye sırf sevgin yüzünden zarar vereceğinden korkmak daha doğrusu. Sakınan göze çöp batması durumu değil, yanlış anlaşılmak. Mesela sizin kontrolünüzde olmadığı halde onu üzen bir olay için özür dilerken siz, onun “yine ne oldu” diye düşünüp üzülmesi, ağlaması, kırılması, kızması…

İkincisi ise “sana sonunda hayal kırıklığı yaşamana sebep olabilecek sözler veremem” mantığı ile gereksiz yere dürüst konuşmam. Tamam, hayatta her şey olabilir doğru, insanlar “sonsuza dek sürecek” diye düşünmek yerine “bir gün bitebilir de” diye düşünerek yapmalıdır planlarını, doğru. Ben bir zamanlar tüm hayatımı tek bir kişiye odaklı kurdum, hiç bitmeyecek sandım, bitti ve olanları gördük. Şimdi başkaları da benim yüzümden o hale düşmesin istediğimden tüm bu halim. Ama görünen o ki ben sevdiklerimi kaldıramayacakları bir durumun acısından korumaya çalışırken şimdiki zamanda canlarını yakıyorum

Neye karşılık neyi kurban etmek kabul edilebilir, buna ben karar veremem başkalarının adına, en yakınlarım olsa bile. İyi anlıyorum. Ama yine de dilim varmıyor bunu duyduğunda çok mutlu olacağını bildiğim birine “seni hep seveceğim” demek…Çünkü biliyorum ki hayatımızın kontrolü kesinlikle bizde değil ve biz yarın ne olacağını bilemezken bu tür sözleri “kesin, yüzde yüz” veremeyiz. Verirsek ve bir süre sonra koşullar değişirse, o söz hem bize hem söz verdiğimiz kişiye zarar getirir sadece. Hepsi bu.

Hayatımda değiştiremeyeceğim şeyler var” dediğimde, geçmişimdeki olaylardan ve kişilerden bahsediyordum ona. Uyarmak, evet. Bir kısmı beni de rahatsız ediyor, ama teraziye koyduğunda ağır basan iyilikler var o insanlarda. O yüzden “silinip” atılmıyorlar hayatlardan. Bunları değiştiremezsin.

Senden önce yaşanmışları ve yapılmışları senden gizliyorsam bazen, tamamen artık bugüne etkisi olamayacak bir şeyi bilerek kendini üzmemen için. Yoksa senin arkandan iş çevirdiğim için değil. Bak gördün mü, yine seni korumaya çalışırken üzüyorum işte. Benim korkum bu. Biliyorum, bir gün (ve bence çok geç değil o gün) bu acıdan bıkacaksın, ve benim yapabileceğim hiçbir şey olmayacak. Sana “canını yakmamak elimde olsa yakmazdım, ama değil” diyeceğim ama sen bunun yerine “söz veriyorum, bir daha canını yakmayacağım” dememi beklediğin için yine kırılacaksın, döneceksin, gideceksin. Belki “o bile beni bu kadar kırdıysa demek ki hayatta herkes kötü, kimseyi sevmemek gerek” diyerek kendini kapatacaksın, yazık edeceksin hayatının geri kalanına. İşte bu yüzden “beni bu kadar sevme” deyişim.

Bitmek zorunda değil sevgiler, ama bitenler de var.

Biliyorum bunu okuyunca yine ağlayacaksın. Kısır bir döngü, neden seni üzmemeye çalıştığımı anlatırken bile üzüyorum.

Ama inan, pembe hayaller kurduran içi boş sözler verip “hayatta hiç tökezlememiş saf melek” rolü oynasam daha çok üzülürsün, o rolün gerçek olmadığını anlayacak kadar tanıyorsun beni çünkü.

Şimdiki zamanda seni gerçekten seven ve bir gün sevmekten vazgeçmek için şu an bir sebep göremeyen sevgilin;

MB

22 Ekim 2009 Perşembe

Tuna Olmak Ya da Olmamak

-- Eski bir yazıdır, arşivlerden fotoğraf aranırken bulunmuştur, lezzetlidir bence, afiyet olsun efendim...  --

Tuna olmaktan çok korkuyorum…Ölesiye korkuyorum, o kadar ki korkum yüzünden her gece ölüyorum. Yalnız olduğumu – yalnız kaldığımı daha doğrusu – çok iyi anladığım şu iki ayın her gecesi belki bunu düşünüp bunu düşlüyorum. Düşlerin kabusa dönüştüğü zaman kabus olarak başlamalarından daha korkunç olduğunu biliyor musun? Ben biliyorum.


Ne kadar yapıştı ve yakıştı üstüme o Tuna rolü…Aynı yaşlarda başlayan bir tutkunluk, aynı doğaüstü çekim, sessiz sakin iyi huylu bir çocukluğun ardında gizlenen o fırtınalı ve derin iç dünya, belki doğuştan gelen belki seçimle giyinilen o “asi romantik” karakter…Asi olduğumu iddia eden herkes, hiç mi düşünmediniz neden bir türlü bu duruma itiraz edip baş kaldıramadığımı? İstemedim mi sandınız acaba?

Roller o kadar güzel dağıtılmıştı ki, düşünmeye gerek bile yoktu, herşey ortadaydı. Ben hep tutkun kaldım, ben hep gölgesinde kaldım o daha keskin karakterlerin…Sahip olma duygusu yerine sınırsız bir sevginin uzantısı olarak onun mutluluğunu isteme durumu…O kadar kroniktir ki, sesiniz çıkmaz kalbiniz hüzünden paramparça olduğunda bile…Evet, hüzün; çünkü kıskançlığı ne bildi ne de bilecektir bu asi romantik, kıskanmak sahip olmanın yoldaşıdır çünkü…

Hala daha şu yaşımda, bana verilenlerle (sevgi, ilgi, aşk, tutku, zevk, övgü…) değil benim verebildiklerimle mutlu olurum. Herkesin hayatında bir sıfatım var en’le başlayan: en iyi arkadaş, en sıkı sırdaş, en iyi insan, en arkadaş canlısı çocuk, en nazik insan…Tüm bunların üstüne insan nasıl kendini düşünebilir ki? Nasıl bu kadar çok kişi onlar için bu kadar çok şey ifade ettiğimi cömertçe ortaya koyarken ben kendimi düşünebilirim? Düşünemedim de…

Tuna’dan ayrıldığım belki de tek nokta seçtiğim meslek olmuştur, ki onda da büyük bir hata yaptım sanırım, edebiyat öğretmenliği çok daha sağlıklı olabilirdi…

Şimdi yıllar sonra, ilk gençlik yaşlarımdaki diğerlerine kapalı hayatımın vahim bir sonucu olarak, hala daha aynı acıyı yaşatıyorum kalbimde. İçimdekileri hiçbir engele takılmadan ortaya koyabilmek o kadar zor ki, bu dünyanın kurallarının bana uymadığı çok açık. Sessiz bir özlemle uyanıp her gün çok yakınında olduğum ama asla uzanamadığım hayalimin mezarını yaşıyorum.

Fiziksel anlamda Ada’yı yitirdiğim günden beri hep o kavramı arıyorum. Ada’sız olmanın hayatımda bıraktığı o dünyanın kendisinden daha büyük ve korkunç boşluğun kenarında sallanıp duruyorum. O kadar mükemmel, o kadar parlak ki Ada’nın imgesi (Bir zamanlar hayatımda olan kişinin gölgesi değil bu, onun bedeninde var olduğunu düşündüğüm o kumral roman kahramanı, o sıcacık gülümseyişli o bol yetenekli ve sevecen bal kız…); uçuruma atlayasım geliyor zaman zaman, hatta deniyorum bile, ama uçurum beni kabul etmiyor. Düşünebiliyor musun? O muhteşem aşkın (Evet bu bir aşk, yine roman kahramanı olan o müthiş şair Doğan Gökay’ın dediği gibi: Aşkn bin türlü çeşidi vardır ve her çeşidi acıtır) yokluğu bile beni kabul etmiyor! Bu dünyada yaşamanın nasıl bir ızdırap olduğunu tahayyül edemezsin, özellikle de bende vücud bulmuş bu kendini diğerlerine adamışlığı hesaba eklersen…

Ama korkularımın daha da büyüğü bambaşka…Ben Meriç’ten korkuyorum. Biliyorum ki orda, beni o yıllardan beri izliyor, bana sahip olmak istiyor, ve bunu o kadar ustaca yapıyor ki bir gün onu hayatıma kabul eden, ondan bunun için izin isteyen ben olacağım. Sırf bu teklifimin ona vereceği mutluluğu düşünerek (“Ada’nın sana yaptığını sen de ona yapıyorsun”) kendimi vereceğim. İçimden kimbilir ne çığlıklar gelecek, ama ben yine sessiz sakin, intihar edeceğim. Ve bunu bir tek Ada bilecek.