13 Şubat 2012 Pazartesi

Polis Eşliğinde Dolmuş Yakalamak

Geçen hafta Cuma günü, yani İstanbul'da sabah sabah karın tipi şeklinde tepemize indiği gün, sabah evden çıktım işe gitmek için. Kıyafetimi şu şekilde tarif edeyim:

Kot pantolon, kahverengi deri mont, kar gözüme girmesin diye güneş gözlüğü, omzumda çanta. Hepsi bu. Unutmadan, bir de sakal var.

Dolmuş beklerken karşı şeritten geçen polis arabasını kullanan memur bana uzun uzun baktı, ilk açıklıktan U dönüşü yaptı ve önümde durup camı indirdi.

 - Kimlik_?
 - (destur!) Tabii, buyrun ama, neden?
 - Sizi buralarda daha önce hiç görmedik?
 - (Yuh, buralarda oturan herkesi tanıyor musunuz?) Daha yeni taşındım ondandır.
(Bu arada yan koltuktaki memur kimliğimi bilgisayardan kontrol ediyor)
 - Çantayı açın.
 - (Çantamda C4 taşısam sakal bırakıp güneş gözlüğü takarak dikkat çekecek kadar salak mı görünüyorum acaba?) Elektronik eşya var içinde, kapıyı açarsanız içeride göstereyim.
 (kapı açılır)
 - Lap top mı o?
 - Hayır, tablet.
 - Hadi ya, Sony tablet çıkarmış mı?
 - (Çok beğendiniz galiba, sizin olsun mu?) Evet yeni çıkardı.
 - Memnun musunuz?
 - Gayet iyi, android işletim sistemi var, Samsung'lar gibi.
(bu arada yarım saattir beklediğim dolmuş önümden geçti ve gitti)
 - Teşekkür ederiz, bir sorun çıkmadı kontrolde.
 - Ben teşekkür ederim ama sizin yüzünüzden bu soğukta beklediğim dolmuşu kaçırdım.
 - Nereye gidiyorsunuz?
 - (O da mı şüpheli? Bizim örgütün hücre evine desem?) Metrobüse.
 - Atlayın.
 - (Atlayın? Buyrun binin değil. Teypten de Sertab'ın "O Ye" şarkısı çalsa tam olacak!) Bineyim bari.
 (gaza basılır, İnönü Caddesi gibi tek şeritli bir bulvarda son sürat gidilir, dolmuş yakalanır, önüne geçilir, ani bir manevra ile önüne kırılır ve durdurulur)
 - Minibüsçüü! Bu arkadaştan para almayacaksın. Hadi hayırlı işler!
(şaşkınlık... Ben de "nasıl yani?" dumurları, şoför beni herhalde emniyet müdürünün yeğeni filan sanıyor?)

İşte durum bu. Güzel ülkemde sağlığını korumak için güneş gözlüğü taktı diye terörist muamelesi gördüğüm yetmediği gibi polis eskortuyla dolmuşa bindirilen ilk vatandaş da ben oldum herhalde.

Garip!

20 Ocak 2012 Cuma

BİR ÖLÜM NE KADAR DERİNDİR?

Hayatımın en zor dönemini atlatıp hastaneden çıktığımda beyazları kanla kırmızı olmuş gözlerime bakıp "nasıl böyle bir şey yaptın anlamıyorum" diyen gencecik bir kızla tanıştım bir akşam. O zaman henüz lise son sınıfa yeni başlamıştı, üniversiteli abi kontenjanından sorularını sormak üzere bir aile dostunun evine gittiğimde gelmişti.

Neşe dolu, hayat dolu, şimdiki zamanda herkes gibi sorunları olan ama geleceğe dair hayalleri planları olan bir "insan"dı o. Sadece seçmek istediği meslekten ya da okumak istediği bölümden ibaret olmayan, tanıştığımız yüzeysel konuyu derin bir arkadaşlığa dönüştürmeyi becerecek kadar "insan"dı.

Üniversiteyi kazandı, İzmir'i arkada bırakıp umutlarının peşinden İstanbul'a geldi. Kimi zaman dertleştik, kimi zaman güldük. Dersler, aşklar, arkadaşlar, aile... hayata dair ne varsa iyisiyle kötüsüyle paylaştı benimle hiç çekinmeden. Kimi zaman yol gösterdim kimi zaman sadece dinledim, kimi zaman ona fikir danıştım... Hem kardeşim hem ablam oldu geçen yıllar boyunca.

Ailesiyle problemleri vardı. Hem kendi fikirlerinin ve isteklerinin uyuşmaması sebebiyle çıkan sorunlar, hem de anneyle babanın artık birbirlerine saygısı kalmadığı her ailedeki gibi iki ebeveynin aralarındaki çatışmada en fazla yara alan taraf olan çocuk olarak maruz kaldıkları. Ama inanın, annesiyle babasının kavgaları onu her şeyden daha fazla üzdü, sinirlendirdi, hayattab bezdirdi.

Sayısını hatırlayamadığım kadar fazla şekilde intihara teşebbüs etti 1 sene içinde. Hepsinde çok şanslıydı, bir şekilde onu kaybetmedik. Ama yıllar önce bana "bunu nasıl yaparsın" diye soran kızın şimdi iki koca insanın ayrılması yüzünden intiharı denemesi, benim gözlerimin önünde "bir dahakine başaracağım" demesi...Her seferinde onu vazgeçirip hayatın yaşanmaya değer olduğuna ikna ederken içimden "bir gün gerçekten başaracak" diye düşünerek ona belli etmeden içimi kanatmam... Bunlar "yazık"tı işte, bunlar dayanılmazdı.

Sonra bir gün... gerçekten başardı. Daha önce hiç denemediği bir yolu denedi, kuzeninin evindeydi. Annesi ile babası yine kavga etmişler, yine her ikisi de onu arayıp sanki olanların suçlusu oymuş gibi onu diğer tarafa karşı kışkırtmışlardı. Yıllar önce yaptıkları yanlış seçimleri dert edip kendi çıkarlarının peşinden koşan iki ebeveyn onu hayatının henüz başladığını ve güzel geçmesi gerektiğini unutmuşlardı. Onlara bir ders vermek istedi, ama verdiği dersin bedeli hepimizin yüreğine çöktü.

Şaduş yaklaşık 1,5 yıl önce, 13 Ağustos 2010 günü kuzeninin 7. kattaki evinin balkonundan boşluğa bıraktı kendini, telefonda "bıktım sizden" diyerek ailesine.

Ben araba kullanırken aldım haberi, bizi tanıştıran ablamızın telefondaki ağlayan sesiyle. Hayatımın ilk kazasını o an yaptım. Tek sorabildiğim "başarabilmiş mi?" oldu... "Öldü Mustafa!".

Her yerde haberi çıktı: "Robot mühendisi İTÜ'lü genç kız ölüme atladı", "İTÜ'lü öğrenci derslerinin ağırlığına dayanamadı".

Derslerinin ağırlığı'ymış! Ne biliyordunuz ki? Genç bir insanın hayallerinden sevdiklerinden umutlarından vazgeçmesi için bu yeterli miydi sanki? Dersler!

Ailesi "biz kendi kararlarımkızın sorumluluğunu alamayıp her şeyi ona yükleyen iki aptaldık, ondan öldü" diyemedi, kızlarının yaşamından büyük gururlarına yediremediler herhalde... Kolay geldi "Dersleri çok ağırdı" demek...

Çıkıp "ben onu kaç kere ölümden döndürdüm, dersleri umrunda bile değildi" demek isterdim... Ama eminim o bunu dememi istemezdi, sustum bu yüzden.

Medya okula yüklendi, onu tanımayan herkes "üniversiteler gençlerimizi mahvediyor" dedi... Kuzeni ona ait ne varsa atladığı balkona yığıp ağırlığına dayanamayarak o evi terk etti...Geriye sadece bir zamanlar Küçük Beyoğlu'nda kadehinin üzerinden hınzır hınzır bana bakıp gülümseyen güzel bir insanın hatırası kaldı.

Bu bir intihar vakasında insanların saçma sapan sebepler uydurup basına anlattığı, tüm gazetecilerin ve sokak dedikoducularının geride kalanların üzerine bu aptalca düşüncelerle dev dalgalar gibi geldiği ikinci olaydı. Eğer bir gün "kredi kartı borcu yüzünden intihar etti" ya da "sevgilisi terk etti kendini öldürdü" gibi haberler duyarsanız, inanmadan önce bir kaç kez düşünün...

Şaduş, aradan 1,5 yıl geçti ama ben seni hala affetmedim, çünkü sen bencillik yaptın, ailene ders vermek isterken bizi sensiz bıraktın... Gidilecek bir yer varsa (ki sen olduğuna inanıyordun) umarım orada şu an huzurlusundur küçük kardeşim... Seni çok özledik...

16 Ağustos 2011 Salı

İNSAN OLMAK NEREDEN GELİR?


İnsan kelimesinin kökeni için dilbilimciler iki farklı seçenek sunarlar. Birincisi olan “nisyan” kelime anlamı ile “unutmak” demektir. Dolayısı ile insan aslında “unutan varlık”tır. İkinci olası kök ise “ünsiyet” kelimesidir ki o da “alışkanlık, tanışıklık” anlamlarına geliyor. Bu durumda insan aslında hem alışkanlıklar edinip bağlanan, hem de bu bağı unutabilendir. 

Zıt iki yeteneği bünyemizde barındırmaktayız bu konuda da bir çok şeyde olduğu gibi. Bu iki gücün yönetiminde bir hayat yaşamak nasıl da zor!

19 Nisan 2011 Salı

STOCKHOLM SENDROMU’NUN DANİSKASI: TÜRKİYE

Stockholm sendromunun ne olduğunu bilmeyenler için tanım: Psikoloji’de kaçırılma (ve tecavüz) mağdurunun faile, yani kaçırana (veya tecavüzcüye) sempati duyması ya da aşık olması durumuna verilen addır.

10 yıl önce Türkiye’de bence kimsede yoktu bu sendrom. “Gülü seven Tayyip’ine katlanır” diye bir deyimimiz de yoktu. Bak sen şu tesadüfe.

10 sene içinde kucaktan kucağa indik sahile, sesimiz duyulmadı. Aslında duyurduk da, her seferinde anamızı da alıp gitmek zorunda kaldık.

Anayasa değişti, işsizlik 3 katına çıktı, dış borç eksponansiyel arttı, memeleketin iktidar partisi tarafından kazanılan belediyeleri altın sıçarken muhalefet belediyelerinin en hayati yatırımları Danıştay’dan 10 kez döndü. Sevres Antlaşması'ndan sonra işgalcilerin ilk iletişim yollarına el koyduğu göz ardı edilip her türlü telekomünikasyon kurumu yabancılara satıldı. Gazetecisi göz altına alındı, tiyatrocusu işsiz bırakıldı, müzisyenin Diyarbakır’da “başkent konseri” vereni devlet sanatçısı oldu.

İlk 5 yıl içinde ülkemdeki Stockholm Sendormu mağdurarının oranı %47’ye yükseldi. Doğru orantıyla bu Haziran’da oran %60 gibi bir rakam olacak.

Onlar kumarda kazandı, biz tecavüzde kaybettik. Olay budur.

Satılmış oyun davası olur mu olmaz mı bilemem, ama sıkılmış halk arkasında şemsiyeyle oturamıyor. Çünkü burası seks otobüsü, burda dekolte giyen bile bile ladesçi, “açız” diyene “bok ye” deniyor.

Memleketin meslaktaşlarıma her zamankinden fazla ihtiyacı var. Bize iyi bakın.

7 Nisan 2011 Perşembe

SİZ İNSANSANIZ BEN NEYİM? BEN İNSANSAM SİZ NESİNİZ?

NOT: Yazı boyunca çok pis küfredeceğim, belden aşağı hem de. Bu hayvanların yaptıkları yerine benim insanca öfkemden utanacak olanlar okumasın.

Bangladeş'te 14 yaşında bir kız evli bir adamla ilişki yaşadığı gerekçesiyle kırbaçlanarak ölüme mehkum edildi, ve öldürüldü. (habere şu linkten ulaşabilirsiniz: http://edition.cnn.com/2011/WORLD/asiapcf/03/29/bangladesh.lashing.death/index.html?iref=obnetwork )

14 yaşındaki yeğenine göz koyup bir gece vakti kaçırarak tecavüz eden herif. Seni bu konunun dışında tutuyorum çünkü sorduğum soruya sen muhatap değilsin. Sen apayrı bir yaratıksın. Biz erkekleri s.kinin keyfine tüm dünyayı yakan hayvanlar olarak gösteren kadınlara hak verme sebebisin. Herşeyden önce katilsin. Kırbaçlar öldürmeseydi bile sen o körpe hayatı söndürmüştün zaten bencilliğinle. Tüm mahallenin birleşip sana tren yapmasını diliyorum ve çok içtenim. Kulağın dahil her deliğini kullansınlar, ben bile yardıma gelirim mide bulantımı kontrol edip.

Tecavüzcünün karısı. Sen bencillikte ikinci sıradasın ama merak etme, kocan sadece burun farkıyla önde. Kızı ağzı bağlı, tecavüz edilirken yakalamışsın, belli ki kocan olacak hayvan bir bok yiyor, sen gidip küçücük kızı kocanı ayartmakla suçlayıp bir de sen dövüyorsun. Köy treninin kocandan sonraki istasyonu sen olasın diyeceğim ama sen ondan da zevk alırsın. Bence sana meşe odunuyla pekmezin akana dek vursunlar.

Ülkedeki yargıyı es geçip fetva veren imam. İmamsan inancın vardır diye düşünüyorum, cehenneminde şeytanların sana tren yapsınlar. Nasılsa mokokodan ölemezsin de orda. Ama sen oğlancısındır bir de şimdi, ne diyeyim...Dişi şeytanlar zenci strap-on'u taksınlar.

Tecavüz, dayak ve kırbaçlanma nedeniyle ölen küçük kızın otopsi raporuna intihar yazan doktorlar. Haksız yere ölen masum bir kızın arkasından bile suçu örtbas etmek için kimbilir size kaç tane küçük kız teklif edildi ve siz de kabul ettiniz. Otopside kullanmanız gerekirken kullanmadığınız tüm o kesici delici aletler size kaçsın. Kıçınız Joker'in suratı gibi olsun. Why So Sin-ious?

İlk bir kaç kırbaçtan sonra kaçan tecavüzcüyü yakalamayan, yakaladığında da "unutun bu konuyu o senin yeğenin" diyen polisler. O tecavüzcü sizin küçük kızlarınızla ilgili düşündüğü herşeyi size yapsın. Ama önce belinizden o silahları alıp taşaklarınızı dağıtsın, ondan sonra.

Şeriat uygulamalarına ceza vermeyen Bangladeş hükümeti. Oturduğunuz koltuklar, bindiğiniz makam arabaları ve size tahsis edilen diğer her demirbaş belinize yüklensin. Daha da iyisi, haram yediğiniz her kuruş için şeriat usülü bir parmağınız kesilsin. Parmak kalmayınca s.kiniz kesilsin.

Kızlarını haksız olduğunu bildikleri bir cezadan korumak için o ibnelere karşı durmayan anne ve baba. Arkadan ağlamak kolay, kaçırın kızınızı, öldükten sonra değil ölmeden önce haber salın oraya buraya. Kurtarın ya o kızı. Ama yok, neymiş, "imamın kararına uymaktan başka çareleri yok"muş. Sizi de imam halletsin.

Eğitimsizlik, yoksulluk, bunların hepsi paravan. Erkeklerin güç egemeni olduğu bir dünyada gücün ve paranın sadece tek bir emeli vardır: kadın. Daha çok kadına "sahip" olan erkeğin daha güçlü olduğu bir dünya düzenini yaratan evrim teorisi: sana da kafam girsin.

Hadi s.ktirin gidin şimdi. Yok ben Saldıray Abi'yi çağırıyorum. Yanına da Kızılcık Haydar'ı.

3 Nisan 2011 Pazar

Song of Beren and Lúthien

The leaves were long, the grass was green,
The hemlock-umbels tall and fair,
And in the glade a light was seen
Of stars in shadow shimmering.
Tinúviel was dancing there
To music of a pipe unseen,
And light of stars was in her hair,
And in her raiment glimmering.

There Beren came from mountains cold,
And lost he wandered under leaves,
And where the Elven-river rolled
He walked alone and sorrowing.
He peered between the hemlock-leaves
And saw in wonder flowers of gold
Upon her mantle and her sleeves,
And her hair like shadow following.

Enchantment healed his weary feet
That over hills were doomed to roam;
And forth he hastened, strong and fleet,
And grasped at moonbeams glistening.
Through woven woods in Elvenhome
She lightly fled on dancing feet,
And left him lonely still to roam
In the silent forest listening.

He heard there oft the flying sound
Of feet as light as linden-leaves,
Or music welling underground,
In hidden hollows quavering.
Now withered lay the hemlock-sheaves,
And one by one with sighing sound
Whispering fell the beachen leaves
In the wintry woodland wavering.

He sought her ever, wandering far
Where leaves of years were thickly strewn,
By light of moon and ray of star
In frosty heavens shivering.
Her mantle glinted in the moon,
As on a hill-top high and far
She danced, and at her feet was strewn
A mist of silver quivering.

When winter passed, she came again,
And her song released the sudden spring,
Like rising lark, and falling rain,
And melting water bubbling.
He saw the elven-flowers spring
About her feet, and healed again
He longed by her to dance and sing
Upon the grass untroubling.

Again she fled, but swift he came.
Tinúviel! Tinúviel!
He called her by her elvish name;
And there she halted listening.
One moment stood she, and a spell
His voice laid on her: Beren came,
And doom fell on Tinúviel
That in his arms lay glistening.

As Beren looked into her eyes
Within the shadows of her hair,
The trembling starlight of the skies
He saw there mirrored shimmering.
Tinúviel the elven-fair,
Immortal maiden elven-wise,
About him cast her shadowy hair
And arms like silver glimmering.

Long was the way that fate them bore,
O'er stony mountains cold and grey,
Through halls of ireon and darkling door,
And woods of nightshade morrowless.
The Sundering Seas between them lay,
And yet at last they met once more,
And long ago they passed away
In the forest singing sorrowless.


- J. R. R. Tolkien -

26 Mart 2011 Cumartesi

Geçmişin Muhasebe Defteri

Geçen hafta sevgili arkadaşım Rengin’le oturup geçmişin günümüze yansıyan etkilerinden bahsettik karşılıklı. Onun dertleri ile benimkiler aslında temelde farklı olsa da yaratıkları ya da yaratacağını düşündüğümüz etkileri aynıydı. Kendi açımdan değerlendirmelerim yer alıyor burada tabi ki.

Bilen bilir, “İlkim” adının hayatımda çok önemli bir yeri var. Liseden üniversiteye uzanan uzun ve hayatımda en çok iz bırakan ilişkimdir. Yaşandığı dönemde ve bittikten sonra ikimizin hayatında da, arkadaş grubumuz içinde de tartışmaları bitmeyen bir dönemdi. Bu kısımları çok da önemli değil ama, Rengin’in sorduğu soruyla 4 yıl öncesine dönüp kendi muhasebemi yaptım: “Peki sen İlkim’le olan iç hesaplaşmanı bitirebildin mi?”

Bitirdim evet. Çok zaman aldı, çok zor oldu ama artık nötrüm o yıllara karşı. Ne hala daha devam eden bir öfke var, ne de suçluluk duygusu. Bu nasıl oldu peki?

Şimdiki aklım olsaydı kesinlikle o dönemde İlkim’e yaşattığım acıları ve sıkıntıları yaşatmazdım. Toydum o zamanlar, yirmili yaşlarımın başından bile önceydi. Henüz bir başka insandan bu kadar fazla sevgi ve bağlılık görmenin ne kadar değerli ve zor bulunur olduğunu öğrenmemiştim.

Ona çok zor günler yaşattım. O da bana yaşattı. Ben başlattım, doğru, ama ne olursa olsun sonunda yaşananları hak etmemiştim diyordum yine de. Sorun da burada zaten: yıllar boyunca hep bunu düşündüm, hep ona duyduğum kırgınlık ve öfke ona yaşattıklarımdan dolayı hissettiğim suçlulukla baş başa gitti. Sonra bir gün özlemin ona değil de o güzel günlere yönelik olduğunu fark ettim. Defter orda yeniden açıldı.

Bakarsak, benim aptallıklarım ve vurdumduymazlıklarım yüzünden o ailesiyle sorunlar yaşadı, çok üzüldü, belki de aşk denen duyguya karşı nefretle doldu. Sırf benim yanımda kalabilmek için istemediği bir okulda ailesinin zoruyla okumaya devam etti, yıllarını harcadı. Ağladı üzüldü kahroldu. Tüm bunlar için ben büyük oranda suçluyum.

Onun yaptıklarının karşılığında ise ben çok sevdiğim iki insanın, annemle babamın hayatından belki 10 sene yedim bir gecede. Hayatta yapmaktan en çok keyif aldığım şeylerden birini, voleybolu, bir daha dönmemek üzere bırakmamı gerektirecek sağlık koşulları yarattım kendim için. En çok güvendiğim ve sırtımı dayadığım dostlarımdan birini can düşmanım olarak buldum. Ayrılık sonrasındaki 4 yılımda normal bir insanın 10 yılda harcayacağı sosyal enerjiyi ve zamanı tükettim, kendimi gereksiz bir hayatın içinde buldum. Daha yeni yeni çıkmaya başladığım bu durum yüzünden bugün kendimi yalnız ve yaşlı hissediyorsam, ne aşka ne dostluğa güvenim yoksa, bu da onun bana çektirdikleri.

Teraziye koyduğumda iki taraf birbirini dengeliyor. Eskiden biri mutlaka ağır basardı. Belki yılların getirdiği yük dengelemiştir kefeleri, bilemem. Tek bildiğim artık ne onun bana ne de benim ona vicdan ya da gönül borcumun olmadığına dair hayali bir kağıda imza atmış olmam.

Böylece, yeniden duygusal ve psikolojik olarak sağlıklı bir bireyim yeniden. Bunları ona yaşattığım için özür dilerim kendi adıma, özür gelmese bile affettim ve kapattım eski defterleri bu açıdan.

İşte durum bu Rengin, onun sana yaşattıklarını affetmen kadar, senin ona yaşattıklarının da kendi içinde cezasını çektiğine karar vermek işin sırrı. Madalyonun öbür yüzü bundan ibaret. Söylemesi kolay.

27 Şubat 2011 Pazar

Edge of Flesh

- yıllar önce yazıldığı halde artık hiç bir duygu uyandırmayan eski nefretlerden ötürü asla yayınlanmamıştı. şimdi gün ışığına çıkma zamanı. -

At the edge of the flesh
My consciousness fails
Reality behind tainted glass
A stranger that reflects

Pages of a broken diary
sign of trust to me, to you infedilety
a call you await, never to come
Sick love playing tricks on your mind

"I love you dearly"
Never means, was never meant to be
"I'm gonna tell you everything
Eveything before you and me"

The right to learn from mistakes
The sin of your overdeveloped pride
The ability to make dreams come true
Second chances taken back with time

Familiar phrases we've been through
There's no use now to argue
No way that I can hate you
Beauty makes the best prostitute of all

For the one thing I've learned
I shall keep my word to be sure
Nothing new in my life
To save as unique, the name of you

"Stop reminding yourself
Just to hurt me more
My life I need to go on
My anger I want to run from"

Now I address my confessions
Letters should have been written long ago

Now I read between the lines
Words that meant nothing to me before

Now you tell me to forget you
The oath I took when I first saw you

"Save your words for the next lucky one
Reminding me the love I've been left without"

21 Ocak 2011 Cuma

Delphi Kahini Gibi Bir Şey...

(Yazının sonuna dek kod adları kullanmamın bir sebebi var, sakın ikizlerlik yapıp sonunu okuma ey blogcu!)

Dün İzmir’deki son günümü kuzenimle Kordon’da bir bira keyfiyle noktalayayım dedim, ama tesadüf eseri Bornova’ya dönerken Sevinç Pastanesi’nin önünde en eski can dostlarımdan biri olan “Kuş”la ve liseden bir başka ortak arkadaşımla karşılaştım. Kuş askerdeydi, bu aralar döneceğini biliyordum ama telefonu olmadığı için elinde arayamıyordum. O da başkalarından benim İstanbul’a döndüğüm haberini almış o yüzden nasılsa İzmir’de değil diye aramıyormuş. Hayat işte. Sevecen küfürler içeren selamlaşmamızdan sonra aynı akşam Bornova’da buluşmak üzere ayrıldık.

Bornova’da yine liseden bir başka arkadaşım olan “Chi” ile buluştuk, bir kafede oturup geleneksel keyfimiz olan güllü-naneli nargile ısmarladık çay eşliğinde. Kuş da oraya geldi iki saat sonra. Askerden dönen adama neler sorulur 101 başlıklı dersi andıran muhabbetten sonra hadi birer bira içelim dedi Kuş, biz de bu yeni terfi edilmiş Hüramiral’i kırmadık, gittik içmeye...

Amanın, yan mekandan nasıl yüksek sesli ve gevrek bir erkek kahkahası geliyor! Resmen Pavarotti gırtlaklı Hıncal Uluç gülüşü! Tüm mekan pür dikkat amcanın kahkasını dinliyoruz. Kuş “Dayı helal olsun” diyor, ben “Güldüren aynalardaki efektlere benziyor” diyorum, Chi ise “efekt mi acaba?” diyerek şüphelerde...Yan masamızda oturan mini mini sarışın kahin kız ise “Kesin kel ve göbekli bir adam bu” diyor. Hoppala! Kahkahadan karakter analizi yapacak neredeyse...Hızımı alamayıp kahin kıza dönerek “Nasıl anladın bunu?” diyorum, o da bana “Öyle geçti içimden” deyince gidip bakıyoruz ki gerçekten de adam kallavî göbekli ve bildiğin kel! “Tebrik ederim” diyorum, laf arasında uluslararası ilişkiler okuduğunu duyduğum için “sen bu analiz yeteneğini mesleğine enjekte et” diyorum. Kahin kız da bana “bazen oluyor bana öyle, insanların sadece yüzlerina bakıp isimlerini, burçlarını vs. tahmin ediyorum” diyor. Gevrek gevrek gülen ben kendinden emin bir şekilde “Hadi benimkini de tahmin et o zaman” dediğimde sırası ile gelenler şunlar: “Bence uzun bir adın var. Üç heceli büyük ihtimalle. Mesela...Mustafa gibi.” Elimi uzatıp kıza inanmaz gözlerle karışık bir tebrik daha veriyorum ve “ikinci biran benden” diyorum. Kahin kız da inanmıyor nedense bu kadar çabuk tahmin edebildiğine! Ama burcumu bilemedi, o ayrı mesele.

Neyse efendim, sonra sıra arkadaşlarıma geliyor. Bizim Kuş için “Sende Ahmet tipi var” deyince kuş çok bozuluyor, “hayatımda hiç bu kadar aşağılanmamıştım” diyerek. Kahin kıza “kuşgillerden bir isim” deyince “Kartal” deyiveriyor, bizim Kuş buna da “neden herkes direkt yırtıcılara gidiyor ya!” şeklinde sinirleniyor. Sıra Chi’de...Kahin kız ona da “bence senin adın Serap’tır” deyince Chi “o ne ya, pavyon adı gibi” deyince bu sefer bozulma sırası Kahin Kız’da... Arkadaşların gerçek adlarını söylüyoruz, kız ikisine de oldukça şaşırıyor ve “biz artık kalkalım” mırıltıları eşliğinde mekandan ayrılıyorlar. Tam kapıdan çıkarken “Senin adın da bence Gökçe!” diye bağırıyorum, “Hayır, Aslı!” diye gülüyor ve gidiyor.

Bu dakikadan itibaren Kuş’un “askere gittim geldim, hala daha tanıdığım en yüzsüz ve yayvan herif sensin” gülüşlerine maruz kalıyorum, “yazmadım ya neden yazayım manyak mıyım, yarın gidiyorum” diye kendimi savunsam da “ortam yaratma” konusundaki yüzsüzlüğüme kendim de gülüyorum.

Bitti.

Bitmeeezzzzzzzz!

Zurnanın son deliği: Kuş’un adı “Martı”. Kahin Kız Aslı’nın da es geçmediği üzere herkesin bunu duyduğunda ilk cümlesi “Ama Martı kız adı?”. Adam askerde neler yaşadı acaba, yazık...Chi’nin adı ise “Özde”. O da zor bulunur bir isim ve kesinlikle Serap ile ilgisi yok.

Sözüm meclisten dışarı: Serap adına benim bir gıcığım yok efenim, o arkadaşın şahsi fikri!

8 Ocak 2011 Cumartesi

SOYA SÜTÜ YA DA İYİLİĞİN ERDEMLERİ

Şu an en yakın arkadaşlarımdan birinin doğumgünü kutlaması için evden çıkmadan hemen önce bir bardak çikolatalı soya sütü içiyorum. Ben süt içmekten nefret ederim, o zaman nedir bu durum? Anlatayım hemen…

Dün Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nun önünden Taksim’e doğru yürürken Kongre Sarayı’nın önündeki terasta bir hatıra fotoğrafı çektirmek istedim. Etrafta sadece kenara oturmuş sigara içen iki kadın vardı. Birine yaklaşıp “Pardon, bir fotoğraf çeker misiniz?” diye sordum, “Hayır” cevabını çok sert ve net alınca “Teşekkür ederim” diyerek uzaklaştım. Kadın arkamdan “Zaten sinirim tepemde, bir de fotoğraf çekmemi istiyor, densize bak!” diye bağırdı. Ben nereden bileyim onun sinirli olduğunu ki…Ayrıca bunun neresi densizlik şimdi? Hayır dedi ben de ısrar etmeden devam ettim.

Bugün akşam uğruna ta İzmir’den kalkıp geldiğim insan beni beş dakikalık yürüme mesafesinde 1 saat bekletip sonra da aramayınca artık bana verdiği hiçbir sözü tutmadığına hükmederek onunla ilişkimi kesmeye karar verdim. O sinirle dönüş yoluna başladım. Metroya bindiğimde sinirden titriyordum (şimdi burada bu sona varan olayları ayrıntı anlatmayacağım, onlar başka bir yazının konusu) Yanıma siyah kıvırcık saçlı yeşil lensli bir kız oturdu ve oturur oturmaz oldukça yüksek bir sesle sakız çiğnemeye başladı. Tam kalkıp başka bir koltuğa oturacaktım ki “sinirlisin, sakin ol” diyerek kendimi orda kalmaya ve sese kulaklarımı tıkamaya zorladım. Bir iki dakika sonra kız bana dönerek “Pardon, Taksim’e daha çok var mı?” diye sorunca İstanbullu olmadığını da anlamış olduk. Hesaplayarak kaç durak kaldığını söyledim, teşekkür etti ve sustu. Ben de kitabıma daldım olanları düşünmemek için. Bir ara yeniden dürtüldüm, kafamı çevirince kız “nerede olduğumuzu nasıl anlayacağız? Hiçbir şey yazmıyor” dedi, böylece ben de metronun elektronik sistemlerinin çalışmadığını fark ettim. “İstasyonlarda yazıyor ordan bakabilirsin” dedim, “Burada Fulya yazıyor” deyince inmem gereken durağı o olmasa kaçıracağımı fark ederek “burası Mecidiyeköy, sen iki durak sonra ineceksin, iyi akşamlar” dedim ve koşarak kapı kapanmadan önce indim.

Yürüyen merdivene vardığımda önümde iki elinde de kocaman torbalar taşıyan bir kız vardı. Merdivenin çalışmadığını görünce oflayarak elindeki paketleri yere bıraktı ve merdivene bakmaya başladı. Arkasından gelirken “Acaba yardım etsem mi” diye düşündüm ama “Zaten sinirliyim bana ne onun derdinden” diyerek devam ettim. Tam o anda dün fotoğraf çekmesi için rica ettiğim kadın aklıma geldi ve “sen onun gibi yapma, yardıma ihtiyacı var işte kızın” diye düşünerek geri döndüm. “Yardım etmemi ister misin” dediğimde yüzünde beliren gülümsemeyi görseydiniz yeterdi anlatmaya her şeyi. “Çok sevinirim” dedi. İki torbayı da (gerçekten baya ağırmış torbalar bu arada) alıp merdivenleri çıkmaya başladık. Bilmeyen için, Mecidiyeköy metro’nun merdivenleri oldukça uzundur) Merdivenlerin sonuna geldiğimizde “Çok teşekkür ederim” dedi gülümseyerek, ben de gülümseyerek “Bir şey değil” dedim. İyi akşamlar dedik ve ters yönlere doğru yürümeye başladık. Bir iki adım atmıştım ki arkamdan “Bir dakika!” diye bağırdı ve “Çok teşekkür ederim, yardım ettiniz, bir kutu süt vereyim size” dedi. “Gerek yok” derken o bana aldırmadan poşetlerden bir kutu süt çıkardı ve bana uzattı. Teşekkür ettim ve ayrıldım.

İşte böyle şu an içmekte olduğum çikolatalı soya sütünün hikayesi. Tüm sinirime ve bana yapılan saygısızlığa rağmen biraz iyilik duygusu ile keyfiniz yerine gelebiliyor. Teşekkür ederim yüksek sesle sakız çiğneyen kız ve poşetlerini taşıma teklifime bana hırsız muamelesi yapmadan tepki veren sevimli kız. Kim bilir, belki bir gün yeniden karşılaşırız!

25 Aralık 2010 Cumartesi

O ZİNCİRİ KIRAR, ÇARKINA MONTE EDERİM

Mesleğim gereği insanları anlamam gerek, değil mi? Ama bazen beceremiyorum. Yani, ne kadar denesem de kafam basmıyor yapılan bazı şeylere. Ben mi embesilim diye düşünmüyor değilim...Yakın arkadaşlarımın hepsine beni sorsanız “dünyanın en large adamı, biraz artık sahiplenmeyi öğrenmesi lazım” diyeceklerdir adım gibi eminim nah şuraya yazıyorum. Bu elde bir, tutun aklınızda.

Bir arkadaşım geliyor hikayesini anlatıyor, özetle üniversite yıllarında üç dört erkeği aynı anda idare eden, hepsini kendine köpek yapıp topuna aynı gün aynı saatte aynı yerde randevu verip başa çıkabilen bir kız hiç birini ötekine çaktırmadan. Şimdilerde yalnızlık çekiyor yeni taşındığı şehirde, depresyona giriyor. Sebep? Çünkü artık eskisi gibi değil. Daha ayrıntı verirsek bu arkadaşım ilgi manyağı olmuş durumda (bu açlığını da aileis ile ilişkilerine bağlıyor) İlgi görebilmek için erkeklerle oldukça flörtöz bir tavrı var, sonra da çocuklar buna aşık olunca da “arkadaş kalmayı neden beceremiyor bu erkekler” diye tepki gösteriyor. En sonunda beni de delirtti, bir bira muhabbetinde sakinliğimi kaybettim: “sen sırf ilgi görmek için çocuklarla yakınlaşıyorsun, ee adam devamını isteyince de ona suç atıyorsun” diyerek.

Aynı arkadaşım kendisine aşkı sönmüş eski sevgili için ise “nasıl beni artık sevmez” diyerek onu yeniden kendine bağlama planları yapıyor ama sonunda bir ilişki yaşama niyeti yok. Sadece istediğinde çocuğu yeniden kendine aşık edebileceğini kendine kanıtlamak istiyor.

Esas sorun ise şu: Etrafındaki ilişkilere ya da kendisiyle ilgilenenlere bakıp bakıp “Neden bu insanlar oyun oynuyor, neden böyle yapıyor, gerçekten değer verecek aşık olacak adam gibi adam kalmamış” diyebiliyor! “Sen oyun oynarsan herkes oynar tabii ki” diyorum, bana hak veriyor, ama bir değişim yok...

Bu zincirleme tepkime gibi aslında. Bu tarz oyuncu, aldatmaya meğilli, ilgi odağı olmaya gönüllü insanlar genelde doğuştan bu halde değiller. Esaslı bir kaızk yedikten sonra “madem öyle, işte böyle” sloganı ile değişiyorlar. Ama fark etmedikleri şey kelebek etkisi denen olay. Sen bir kişiden kazık yedin diye belki 10 kişiye kazık atıyorsun. Sonra o 10 kişinin her biri senden kazık yedi diye gidip başka 10 kişiye kazık atıyor. Böylece sayılar sınırı alıp herkesin “oyuncu” olmasına sebep oluyor. Bunu yapıp yapıp arkasından “adam gibi adam / adam gibi hatun kalmamış” demek bana büyük çelişki gibi geliyor.

“sen oyun oynarsan herkes oynar” dedim bu arkadaşıma, bu düşüncemi çok tuttuğunu belirtti ama hala daha oyunlar devam ediyor. “Sence ben nasıl gerçek aşkı bulucam baksana herkes bi garip” şeklindeki muahbbetler de tam gaz devam. Ne yapacağımı şaşırdım artık, öneri istediği zaman sadece “insanlık hali bu, bulursun merak etmeeeee” şeklinde yayvan cevaplar veriyorum. Ne yapayım, kafa patlattığımda da nasılsa dinlemiyor.
Bu bir kişi olsa belki bu kadar kafama takılmaz ama, herkes böyle. İlişkileri güç oyununa çevirmek, karşı cinsteki popülerliğini ego tatmini olarak kullanmak, beş çiçeği aynı anda koklamak...sonra da “gerçek aşk”, “sadakat”, “karşılıksız sevgi” beklemek...Yapmayın lütfen. Ya herro ya merro, ikisi aynı anda olmaz.

Herkes hayatında istediği insanın özelliklerini “şöyle olsun böyle olsun, şu da olsun bu da olsun, beni çok sevsin benim herşeyime anlayış göstersin, beni sıkmasın benimle her ortama girsin, benimle herşeyi yapsın” diye sıralıyor. Peki yavrucum, sorarım sana, tüm bunların karşılığında sen ona ne sunacaksın? Ona ne vereceksin de o adam / kadın seninle olmayı, sana bu istediklerini sunmayı kabul edecek? O kadar mükemmel bir yaratık karşılığında senden de aynı şeyleri beklemeyecek mi? Sen onun girdiği her ortamda ona eşlik edecek, onun istediği şeyleri sırf onu sevdiğin için onunla yapacak, onu kaybetmemek için fedakarlıklar gösterecek misin? Buna cevabını iyi düşün, davranışlarınla tutarlı olmazsa daha çok canımı sıkıyor çünkü.

Çemkirdim farkındayım ama, artık sıkıldım. Bok yiyip yiyip çocuk sesiyle “affett beni aşkııımmmm” diyen kızlar ya da aldatıp aldatıp yakalanınca “sana aşığım, beni bırakırsan ölürüm bebeğim” edebiyatı çeken erkekler. Hepinizi toplayıp bir adaya koysak da dünyanın geri kalanı bari rahat etse, siz de o adacıkta Darwin Amca’yı şâd ede ede üreseniz...
İlgi gösterin ki ilgi göresiniz. Bir kere iki kere affedilir, aşık olunduğu için bir kaç kez karşılıksız fedakarlık yapılır. Bir yerden sonra sabır tükenip de hep alacaklı taraf olduğunuzu anladığınızda kapıyı net olarak çekip çıkarsınız. Bırakın geride kalan oyunlarına devam etsin, siz bir sonrakine aynı oyunları oynamayın yeter. Zincir br yerden kırılmalı değil mi?

29 Kasım 2010 Pazartesi

YENİ MÜZİKAL SİSTEMİM

1: Umut
2: Mutluluk
3: Sevgi / Aşk
4: Tutku
5: Hayal Kırıklığı
6: Nefret / Öfke
7: Özlem

Müziğin, diğer tüm sanat formlarından kat be kat fazla olarak, duyguları ve imgeleri aktarmada bir “süper iletken” olduğunu düşünüyorum. Bir melodi, bir ses, ya da bazen tek bir nota bile size yaratıcısının o eserde anlatmak istediklerini aktarabilir. Bu yüzdendir ki hiç bir film, heykel, tablo ya da fotoğraf tüylerimi diken diken etmez ya da gözlerime yaşlar getirmezken bir çok şarkı çok güçlü duygular yaratmayı başarır.

Belki de ben ses karşı daha duyarlıyımdır, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey, daha dün çok yeni tanıştığım bir insandan hiç bilmediği bir dilde daha önce hiç duymadığı bir şarkıyı gözünü kapatıp dinlemesini ; ve sonrasında şarkının zihninde neler çağrıştırdığını, şarkıyı söyleyenin kim olduğunu ve neyi anlattığını bana tasvir etmesini istedim. Ortaya çıkan sonuç inanılmazdı (Her ne kadar günün ilerleyen saatlerinde yaşadıklarım ve duyduklarım bu mucizenin şarkıyı dinleyen muhteşem insandan kaynaklandığını düşünmeme neden olsa da)

Bu yazıyı yazma amacına gelirsem, müziğin temel elemanlarının kayda geçirilmesi için kullanılan sistemlerden biri olan “7 notalı oktav” sistemine kendimce bir bakış açım var. Bence do notasından başlayıp si’ye kadar giden bir oktavda (diyezleri ve bemolleri saymadan) her notanın bir karakteri, bir hikayesi, anlatmayı daha iyi başardığı bir duygusu var. Ve yine inanıyorum ki bu notaların “karakterleri”ni oluşturan duyguların dağılımı rastgele değil, biz insanların hayat döngüleri içerisinde bir çok olayda ve bir çok kişiyle yaşadığı duygu çevrimini kopyalıyor.

Yazının en başındaki liste toplu bir özet sunuyor ama bira daha derinleştirmek istiyorum. Her notanın duygusal eşdeğerini ve bu duyguyu (kendimce) en iyi şekilde aktaran şarkıyı paylaşmak istedim:

Normal gamda “Do” notasına karşılık gelen ses bence en çok “Umut” duygusuyle eşdeğer. Bu sesle başlayan ya da karar sesi bu olan ezgiler insanda “işte yine yepyeni bir gün, bugün dünden farklı olacak” havası yaratıyor. Bence bu notanın tartışmasız hükümrânı “Alan Parson’s Project”in muhteşem şarkısı “Turn Of A Friendly Card” olacaktır, sözleri duymasanız bile bu şarkı insana hayatın güzel ve sürprizlerle dolu olduğunu hatırlatır. İntihara eğilimli bünyelerin mutlaka dinlemesini, hatta günde iç doz dinlemesini tavsiye ederim.

“Re” notasının bu dizideki karşılığı “Mutluluk” duygusuna yakışıyor. Bu sesin baskın olduğu şarkıları dinlerken mutlu çocukluk hatıralarını ya da geçen haftasonu sevdiklerinizle yaptığınız o neşe dolu kahvaltıyı hatırlayabilirsiniz. Kendinizi yemyeşil kırlarda bir bahar günü koşarken hayal edebilir ya da bir dağın zirvesinde cesaretinizin ve azminizin ödülünü almış olduğunuzu düşleyebilirsiniz. Bu notanın kraliçesi ise “Secret Garden”ın dahiyâne derecedeki basit ama başarılı bestesi “Steps” olacaktır.

“Mi”ye geldiğimizde bir çok aşk şarkısının bu notadan ya da karar sesi mi olan akorlardan faydalandığını görebiliriz ki bu da en doğru seçimdir, çünkü benim dizimde bu ses “Aşk” ve “Sevgi”ye denk düşer. Mi sesi her sevgide olduğu gibi bir parça hüzün barındırsa da bolca güzellik içerir. Mi yeni bir başlangıçtır, ama ne yöne gideceği belli değildir, inişlere de çıkışlar kadar sık rastlanılır. “Mi” ülkesinin prensi “Sailor Moon (Ay Savaşçısı)” isimli anime için yazılmış olsa da animenin yayınlandığı süreden çok sonra ilk kez dinleyici ile buluşan “Ai Dake Ga Dekiru Koto” isimli parçadır.

“Fa” notasının adını verdiği ses ise oldukça güçlü, inatçı ve dik başlı bir karaktere sahip benim gözümde. Hayatında yer verdiği şeyler onun için çok önemli ve onlara çok bağlanıyor, ama bu bağı aynı zamanda onları incitip korkutmasına da yol açıyor. Çoğu İspanyol flamenko şarkısının bu notayı şarkının geriliminin arttığı bölümlerde sıkça kullanması bu yüzden. Tahmin edilebileceği üzere ben buna “Tutku” notası diyorum. Ki bence tutkunun, delice ve yok edici tutkunun doruk noktası Daniel Lavoie’nın “Notre Dame de Paris” müzikalinde çingene kızı Esmeralda’ya olan tutkusunun sonunda her ikisini de yok edeceğini anlattığı “Tu Vas Me Détruire”dir.

Geldik “Sol”e...Sol aslında çok belirsiz, çok serseri bir nota. Size bir şeyleri kaybettiğiniz, çok istediğiniz bir şeyin olmadığı duygusunu yaşatır, mutlu görünmeye çalışsa bile canınızı yakar. Boşluğa alınan bir bilettir. Bu yüzden sol bizim oktavımızda “Hayal Kırıklığı” ile eşleşiyor. Karar sesi sol olan şarkıların majör ve minör diziler arasında hiç çaktırmadan geçiş yaptığını sık sık fark edebilirsiniz, nedeni budur: hiç bir hayalkırıklığı gelişini öndecen haber vermemiştir! Bu kaygan ülkenin yarı deli imparatoru da elbette “Queen” in tüm bunları içinde barındıran şâheseri “Bohemmian Rhapsody” seçilmiştir. “Let Me Go!” diye bağırsanız da sizi bırakmaz, haberiniz olsun.

Oktavımızın bir sonraki yani altıncı üyesi olan “La” notası da çift karakterlilerden. La ile başlayan minör dizilerde size büyük acılar çektirmiş insanlara ya da olaylara karşı sessizce kabullenilen bir nefret sezersiniz, majörler ise bu madalyonun agresif yüzünde dururlar. Bu yüzden “La” notasının karşılığı “Nefret” ya da “Öfke” olacaktır. Bu iki duygunun arasındaki ilişki de az önce bahsettiğimiz majör – minör ilişkisine benzer. Karar sesinin taşıdığı duyguyu en iyi anlatan şarkı ise “Bruno Pelletier”in bir Kanada müzikali olan “Dracula”da vampirlerin en ünlüsünü canlandırırken seslendirdiği “Entre L’amour et La Mort”tur.

Ve geldik sona...”Si” notası gamın en sonunda yer alması ile bile bir çok şeye hazırdır aslında, o gizemlidir, hüzünlüdür, ama yine de en çok hatırlanan da o olacaktır...Bu nedenle, “Si” benim oktavımda “Özlem” olarak anılır. Her ne kadar artık yanınızda olmasa da “belki”li, “en azından o mutludur”lu düşünceler sarar etrafınızı. Ondan haber almak üzdüğü için haber almazsınız, ama merak da asla sönmez. Si ayrılık şarkılarının, nostalji anlatan parçaların sesidir. “The Tolkin Ensemble”ın büyük ustanın “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinde yer alan şarkı ve şiirleri seslendirdiği albümlerindeki “Sam’s Song In The Orc Tower” isimli parça en mutlu gününüzde de dinleseniz içinizi burup gözlerinizde yaşlara neden oluyorsa işte bundandır.

Hepsini bir araya getirirseniz sıralamanın:

Umut – Mutluluk – Aşk / Sevgi – Tutku – Hayalkırıklığı – Nefret / Öfke – Özlem

Şeklinde olduğunu görürsünüz. Hayatınıza girip çıkan insanları ve her birinin yaşattıklarınız kronolojik olarak bir düşünün. Yabancı gelmiyor değil mi?

Hepimiz bir “umut”la başlarız her hikayeye, sonra dileklerimiz kabul olur, “mutlu” oluruz. Düşüncelerimize dolmaya başlar, ona karşı “sevgi” besleriz, “aşık” oluruz. Zamanla onu sahiplenir bağlanırız, “tutku”muz, takıntımız olur. Bu halimiz yüzünden ya da bambaşka sebeplerden dolayı bir gün aslında onun bizim dileklerimizi karşılayan kişi olmadığını, apayrı dünyalarda gezdiğini öğrenir ve “hayal kırıklığı”na uğrarız. Bu olunca da önce ondan “nefret” eder, aynı anda da nasıl bu kadar aptal olabildiğimizi düşünerek kendimize “öfke”leniriz. Ama aradan zaman geçer, o acı duygular hafifler ve biz geçmişi hatırladığımızda sadece mutlu anları görüp o günleri “özlem”eye başlarız...

Derken bir gün, “özlem” bitmez ama, hayat yepyeni bir “umut”la bir üst perdeden devam eder...

6 Kasım 2010 Cumartesi

SARDUNYALAR ve NERGİSLER

Zaman hiperaktif bir çocuk gibi, habire koşuyor bir yerlere, habire bir şeyleri unutup yerine yenilerini koyuyor...”Gülümse, yoksa ben nasıl yenilenirim” der gibi sanki bana, ama gülümsemek kolay sanki hiç bir şey hissetmezken. O kadar boş ki içim, o kadar ruhsuz, duygusuzum ki, yüzüme bir şeyler yerleştirirken zorlanıyorum hayatımda ilk kez. Fizik kanunları hiç bir şey vardan yok olmaz dese de, biliyorum ki şu an askıya aldığım hayatımda bir çok şey yok oldu. Bir kısmını ben yok ettim, doğru, ama bu boşluk gerekliydi. Çok yüklenmiştim, hafızam yetmiyordu, aynı anda bu kadar çok kişiye ilgimi bölemiyordum artık.

Yargısız infaz yaptım, bu da doğru. Hayatımdaki insanların bir kısmı ile ilgili şüphedeydim, ama karar vermek için, yargılamak için subjektiflik gerekir böyle durumlarda. Rakamlar değil bu, insanlar. Oysa ben boşum, ben duygusuzum, ben ruhsuzum bir süredir, bunu anlayabilir misin? Bence anlarsın.

Amacım özür dilemek filan değil, özür dileyecek bir şey yapmadım. Artık istemediğim bir parçasını sona erdirdim hayatımın. Hem kendimi, hem onları özgür kıldım. Her devrim gibi sancılı, acılı ve kayıplı oldu. Başka türlüsü düşünülemezdi. Şimdi yalnız mıyım, evet yalnızım. Ama bundan gocunmuyorum. Rahatsız olduğum tek şey, etrafımdaki sosyal hayatın devam etmesinden kaynaklı bir “kol kırılır yen içinde kalır” durumu. Taze bitti topik, canın sağolsun.

Zaman diyordum evet. Ben duruyorum bir süredir, o akıyor. Nehrin ortasındaki kaya gibi zamana bakan yüzüm yosunlanıyor yavaş yavaş. Bundan sonraki maskem bu demek ki, yeşil dolaşacağız bir süre. Görenler de “bahar gelmiş bu adama, yeşillenmiş” diyecekler. Kafamı sallayıp gözlerim ışıldasın diye ışığa döneceğim, onlar da mutlu sanacaklar. Mutlu değilim ki. Mutsuz da değilim. Olmayan bir şeye sıfat yüklemek ne kadar mantıklı.

Yeni bir şehir bulamayacağım, başka bir deniz de yok. Öyleyse sadece beklemek var. Olumsuz hayat koşulları nedeniyle ertelenen seferler var. Yolcu salonunda hiç tanımadığımız insanlarla yüzleşmemek, varacağımız yer her neresiyse oraya yalnız ayak basacağımızı bilmenin o titrek hüznünü doğrulamamak için kapayacağız gözlerimizi. Kulaklarını tıkayacak bazılarımız, sadece kendi istedikleri seslere izin verecekler, kendilerinden başka kimsenin duymadığı sesleri. Ve işte böyle, “hiç kimse” olarak devam edeceğiz bir süre. Biletimi kendim aldım, benden başka hiç kimsenin değil bu karar.

Kendimle kalacağım bir süre. Sonra eski tanıdık yüzlerle değil ama yeni bilmecelerle ilerleyeceğim yolumda. Hepimiz zamanın çocuklarıyız, unutmak genlerimizde yazılı. Ben seni unutacağım, sen beni. Ne sevgin kalacak, ne nefretin, ne pişmanlığın ne de özlemin. Boşluğu en iyi sen bilirsin lityum sarhoşu.

İki kişiden hangisinin hayatımıza yalan soktuğunu düşünüp birini infaz etmektense, cellat sahneden inmeyi seçti. Birimiz yitirdiyse duygularını, diğerleri kendi dostluklarının kaderine kendileri karar vermeliydi. İşte şimdi her şey açıklandı. İnceldiği yerden koparttım bu ipi, artık sen de yükselen bir balonsun. Hayatın artık tamamen sana ait. Ama sen bunu asla anlamayacaksın, o da benim hareketlerimin sonucunda ödeyeceğim bedeldir. Bakma, bencilim ben de, kendimi de özgür bıraktım. Sempati duyulacak bir şey yok.

Sen hala bir söyleyip bin gülen çocuklardansın, tadını çıkar. Bense şarkılarımla mutluyum, son sardunyalarıyla bu geçmişin...

24 Ekim 2010 Pazar

PARAPSİKOLOJİ (Sİ)

İnsanlar çok garip. Ne zaman bir arkadaşım beni birisiyle tanıştırsa (önceden bunu yapmaması için uyarmama rağmen) “Bak bu Mustafa, psikoloji mezunu ehu ehu” diyerek gülüyor. Çünkü çok iyi biliyor ki bu cümlenin hemen ardından karşımdaki daha 3 saniye önce adımı bile bilmediğini unutup “aaa hadi ya, tesadüfe bak, benim de bu aralar baya bi sıkıntım var, düzelt beni hadi” diyecek.

Hangi birine yanayım? Birisiyle tanıştırılırken sanki tek özelliğim buymuş gibi sürekli psikoloji mezunu olduğumun ilk önce aktarılmasına mı, karşımdakinin ruh sağlığını anadol kamyonet kaportası zannedip “bi el atıver” demesine mi...Yoksa her seferinde yutkunup sonra gülümseyerek “hayırdır ya ne derdin var anlatmak ister misin?” dediğimde bülbüller gibi öten şahısların ben “bak şöyle şöyle yapmayı bir dene istersen, işe yarayabilir şu nedenden ötürü” dediğimde (sanki eğitim alan kendileri konuya fransız olan da benmişim gibi) “ama olmaz ki öyle” diyerek önerilerimi üzerinde bir kez bile düşünmeden yok saymalarına mı? Bence sonuncusu daha iyi bir sebep.

Koçluk eğitiminde her bölümde eğitmenlerin tekrarladığı bir şey aklıma geliyor: “Ne olursa olsun, koçluk himeti karşılığında sembolik de olsa bir miktar para alın.” Bunda ısrarcıydılar çünkü deneyimlerinden çok iyi biliyorlardı ki insanlar karşılığını ödemedikleri bir hizmeti ciddiye almıyorlar! Benim durumumda da olduğu gibi “nasılsa buna para vermedim, dediğini yapmasam da olur” diyorlar, ama eğer karşılığında cüzdanları incelmişse “o kadar para verdik bari bir deneyelim de boşa gitmesin” oluyor iş. Saçmalığa bak diyeceğim ama, bu sanırım ortak özelliğimiz insan olarak. “Ucuz olan kalitesizdir” de bir başka garip bakış açımız.

Konudan sapmayalım. İnsanlar 5 liraya bir tane “kişisel gelişim” kitabı alıp onu okuyarak herşeylerini düzelteceklerine inanıyorlar. O kitapların bir çoğu “psikoloji” rafı altında yer alsa da aslında “parapsikoloji”ye daha uygun çünkü içindekilerin pek bir dayanağı yok. “Evrene pozitif enerji gönderin” mesajı ile kapağını açtığınız çoğu bu tarz kitap “aradığınız evrene şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra yeniden pozitif enerji gönderiniz” diyerek kapanıyor. Ama benim güzide insan kardeşlerim o 5 TL’lik şeye para verdikleri için abidik gubidik önerileri stilleri can hıraş uygulamaya çabalarken benim (ve bir çok meslektaşımın) onlara iyiliklerini düşündüğü için kimi içki masasında kimi otobüste verilen gerçekten faydalı bazı yöntemleri göz ardı ediyorlar. Eğer derdinizi bana anlatmak için 50 dakikasına tonla para verseydiniz kesin denerdiniz ama değil mi? Komiksiniz.

Dün de kuzenimin lideri olduğu izci grubu ile bir dağ yürüyüşündeydik. O kadar saçma bir sebepten ötürü iki liseli kız öğrenci arasında kavga çıktı ve o kadar klişeydi ki bir türlü ileteşememeleri, karşılarına geçip izledim. Biri kulağına kulaklığını takmış öbürüne ha bire laf ediyor ama onun laflarına verdiği tepkiyi bile duymuyor, öbürü de aslında karşısındakinden özür dilediği halde “sen beni dinlemiyorsun” diyerek ona kızıyor. Biraz izleyip “neden ileteşemedikleri” hakkında iki cümle söyledim gayet güleryüzlü ve ortamı yumuşatır şekilde, her nasıl olduysa bu sefer kulaklıkları takılı olduğu beni duydu ve “sana ne” diyerek tersledi. Ben de “garip, insanlar genelde sorunları olduğunda, kızdıklarında ya da üzüldüklerinde dertlerini dinlemem için bana parar verirler” dediğimde de tüm gtup yazının başındaki tepkilerle üzerime atladı. Mesleğimi aktif olarak yapmıyorum şu an ama eğer yapıyor olsaydım sanırım bunu kesinlikle acı bir deneyim olarak yazardım otobiyografime.

Demek istediğim o ki, psikologlar “ruh halinizi iki dakikada düzeltiveren” sihrili değnek sahibi insanlar değildirler. Bizleri etkileyen problemler hiç bir zaman (daha doğrusu bu genellemeye izin verecek kadar çoğu zaman) yüzeyde görüenlerden ibaret değildir ve öyle iki teselli verici söz, bir özgüven aşısı ile çözülmezler. Sizi tanımadan, kişilğinizi, geçmişinizi, görüşünüzü bilmeden vereceğimiz öneri ya da deneyeceğimiz terapi de kalp doktorunuza böbrek yetmezliğiniz olduğunu söylemediğinizde olacaklarla aynıdır. Yeni tanıştığımız birine içki masasında iki laf edip hemen onu dünyanın en ak pak ruhu haline getireceğimize kim inanır? Diyelim ki iki konuştuk, ilk izlenimle bir iki laf ettik, neden ciddiye almıyorsun? Hadi arkadaşım hadi.

Bu nedenle çok kararlıyım, normalde yapmak için para aldığım bir işi asla sırf iyilik olsun diye bedavaya yapmayacağm. Bunu bir çok konuda yaşadım, insanlar ya yaptığın işe bedava olduğu için değer vermiyor, ya da tepene çıkıyor nasılsa bedava diye. Her emeğin bir değeri var. Ne benim 4 yıllık eğitimim sizin içkinize meze, ne de saatlerimi harcadığım bir çekimin kareleri sevgilinizi kıskandırıp aşkınıza heyecan kattıktan sonra çöpe atmamı isteyebileceğiniz sex shop ürünleri. Bu çok kişisel bir serzeniş oldu ama örneklemeye yeter sanırım emeğin değerini. Sevgi neydi? Sevgi emekti. (iğrencim.)

Bir daha “parapsikoloji”ye ilgili birini görürsem ona önce “para psikolojisi” öğreteceğim.

13 Eylül 2010 Pazartesi

PORTAKALI SOYDUM, BAŞUCUMA REFERANDUM

12 Eylül 2010, yani okuduğu okul artık damarlarındaki kana işlemiş bulunan arkadaşım Tepecan’ın tabiri ile 80 darbesinin 30. Yılı, Türkiye’de siyaset bilimi açısından oldukça gözle görülür bir vakanın takvimlerdeki yeri oldu. Lafı uzatmaya gerek yok, hepimiz biliyoruz işte yeni anayasanın kabulü için yapılan referandumu ve sonuçlarını. Bu anayasanın kabul edilmesine üzülen kesimde olduğumu biliyorsunuz zaten hepiniz ama bu yazının amacı neden üzülüyorumu açıklamak değil.

Evet, bu anayasanın kabulü ile Ak Parti hükümeti üyeleri ve bilimum milletvekilleri, il başkanları vs. hem göreve gelmelerinden önce hem de görevleri esnasında yedikleri naneler yüzünden kendilerini yargılama hakkına sahip tüm adli organların üyelerini belirleme şansına sahip oldular mı? Oldular. Zaten her genel seçim ile allak bullak olan bürokratik kadrolarda istemedikleri en düşük seviyeli memuru bile isterlerse en iğrenç koşullarda çalıştırıp hiç bir sosyal hak vermeyerek kovamasalar bile istifa etmeye zorlayacak güce sahip oldular mı? Oldular. Sürekli demokrasi nutukları atarken kendilerine karşı çıkabilecek her sesi susturabilmek için elleri altındaki sivil kolluk güçlerine direkt komuta hakkı elde ettiler mi? Ettiler. Askeri organların kararları üzerinde aslında zaten 60’lardan beri hükümetin son sözü söyleme hakkı vardı ama kimse ordu ile arasını bozmaya cesaret edemediği için bunu kullanmıyordu, bunların korkuları da olmadığından onu da yaptılar, bunun anayasa ile pek alakası yok. Kısaca, AKP genel seçimlerden hemen önce bu anayasayı kabul ettirerek eğer seçimlerde bir kez daha kazanırsa (ki bu hızla giderse siyasi dünyamızın geri kalanları kazanır) bir daha diğer cephelere rahat vermeyecek kadar sistemi ele geçirme; eğer kazanamazlarsa da yaptıkları yanlarına kâr kalacak şekilde sıyrılma platformu hazırlamış oldu. Bu ülkenin de %58’i buna evet dedi, yapacak bir şey yok.

Bir çok kişi Aziz Nesin’in “bu ülkenin %60’ı aptaldır” lafına gönderme yapıyor şimdi. Haksızlık ediyorsunuz arkadaşlar. Gelin anlatayım neden bu sonuçla karşılaştık:

Anayasa gibi en baba hukukçuların bile anlaşmazlığa düştüğü bir konuda halkın kendi haline bırakıldığında sağ duyulu bir karar vermesini beklemek herhalde Hitler’in kendi kendine faşist politikasından vazgeçmesini beklemekle eşdeğerdi. Geçtim ilokul ya da lise mezunu olup hayattaki esas derdi evine iki tane ekmek götürmek olan esas oy potansiyelini, sizin benim gibi üniversite mezunu, biraz daha detaylı takip eden kitle bile anayasa gibi bir konuda yeterli bilgi sahibi değildir eğer özellikle onları bilgilendirmeyi amaçlayan birileri ile karşılaşmadılarsa. Düşünün, bunu cidden duydum ki, bazı insanlar “BDP de CHP de hayır oyu kullanın diyor, demek ki CHP PKK ile işbirliği yapıyor” diyebiliyorlar. Hani düz mantık bile değil bu. Ama neden böyle? Şimdi bu referandumu AKP mi kazandı? HAYIR! Bu seçim değil ki bir parti kazansın diğeri kaybetsin. Esas nokta da bu zaten: Ana muhalefet ve muhalefetin geri kalanı bunun bir anayasa oylaması olduğunu unutup genel seçim havasında propoganda yaptılar. Başarısızlığı garantilemek için amacınızı yanlış belirlemekten daha güzel ne yapılabilirdi acaba?

AKP “Evet” oyu verdirmek için yaptığı tüm tanıtımlarda “eğer bu anayasay gelirse şunlar şunlar değişecek, şunlar olacak, şunlar kalkacak” dedi. Dediklerinin doğru mu yanlış mı olduğu ayrı bir tartışmanın konusu, ama hukuk gibi her zaman halkın ortalama algısının üzerinde kalacak bir konuda seçmenlere neden kendi istediğin oyu vermeleri gerektiğini anlatmanın en güzel yoluydu ve bunu bolca kullandılar. Dikkatinizi çekerim, bu tanıtımlar sırasında muhalefetin tanıtım çalışmalarını baltalamaları ya da güç kullanmaları yine başka bir konu. Burda “AKP yönetiminin yaptıkları meşru mudur”u sorgulamıyoruz. “Muhalefet eden başarısız oldu”yu düşünüyoruz.

Peki AKP’nin bu başarılı taktiğine karşılık muhalefet ne yaptı? Aslına bakarsanız ben burda şaşırdım. Çünkü (ana muhalefet olarak sadece onları sayabiliyorum şu an) CHP’nin Kılıçdaroğlu ile daha akıllıca bir siyaset izleyeceği ve etkili muhalefet olacağı inancındaydım ama feci yanılmışım. Kılıçdaroğlu sanki Baykal’ın DNA’sından birebir kopyalanmış gibi davrandı ve halka hitap ederken “Bu anayasaya evet derseniz şunlar şunlar olacak, şunlar değişecek, böylelikle hepimiz arkamızda açık şemsiyelerle dolaşacağız” demek yerine gitti ve “Bu AKP’nin anayasasıdır, AKP zaten tu kakadır, öyleyse hayır deyin” şeklinde dolandı. Bunda iki büyük hata var:

1 – Az önce de bahsettiğim gibi, halka yeni anayasanın neyi değiştireceğini anlatmadın, sanki bu bri genel seçimmiş gibi davrandın ve “onları değil bizi seçin” dedin. Halbuki halk bunun “AKP mi CHP mi” seçimi olmadığının bal gibi farkındaydı.

2 – Sadece AKP karşıtı propoganda yürüterek AKP sempatizanı seçmen kitlesini kendinden direkt soğutmuş oldun. Halbuki bir önceki seçimlerin sonuçlarına baksaydın soğuttuğun kitlenin anayasayı kabul etmeye yeterli çoğunlukta olduğunu görecektin.

CHP’nin bu stratejik hatasına MHP ve BDP de aynı şekilde katılınca ortada “Hayır deyin çünkü AKP yaptı anayasayı” diye bağıran bir koro komedisi oluştu. AKP’nin belki de halka anayasanın ana içeriği hakkında bilgi vermekten uzak tek propoganda mesajı olan “Askeri darbe düzenini değiştirmek” de zaten olağanüstü hal yıllarında her iki evladından birini sivil savaşa kurban vermiş Doğu illerindeki etnik grupları coşturdu. Burda dikkat eidn yine “AKP’nin dedikleri gerçek miydi, o insanlar askeri darbe yüzünden mi öldü yoksa askeri darbe yüzünden daha fazla insanın ölmesi engellendi mi” gibi konulara girmiyorum. Politika gerçekleri anlatma sanatı olsaydı tek parti hepimize yeterdi. Oysa biz insanlara tek TV kanalı bile yetmiyor.

Sonuç olarak, Türkiye’de yeni bir dönem başlıyor. ŞRTE’nin yurtdışındaki ve deniz aşırı ülkelerdeki destekçilerine selam göndermesi şaka gibi. O da zaten seçim kaznamış gibi yaptı kutlamalarını ama onunki daha normal, zil takıp oynasa da olurdu, ne de olsa yargıdan kurtuldu. Şimdi gelsin gemicikler, dolarcıklar, hatta ülkecikler.

Evet oyu verip de referandumdan sonra “Bu millet adam olmaz abi” diyen arkadaşlar, biraz insaf edin. İnsanların kapasiteleri var ve hepsi farklı, anayasa gibi über karışık ve soyut bir konuda herkesin düşünerek anlayabileceği ve karar verebileceği yanılgısına düşmeyin, onlara gerçekleri anlatma konusunda kabızlık yapanlara suç atın biraz da. Umarım CHP cephesi bu oylamadan ders alır da genel seçimlerde daha etkili bir stratei belirler. Yoksa kendilerinin de dediği gibi bu referandum AKP hükümetinin güven oyu olur.

Obama’nın da arayıp kutlaması ayıp. Entrika dediğin biraz gizli kapaklı yapılır, racondandır yani. Yuh.

9 Temmuz 2010 Cuma

poker gibi

Çelişki yaman şey.

Kendimi “iyi” görüyorum. İster işim olsun ister kişiliğim, “ben az bulunacak cinsten biriyim” diyorum kendime. Buna kendimi inandıracak kanıtlarım var çünkü.
Ama öte yandan, bunun tam tersini kanıtlayacak şeyler de fazlasıyla mevcut. İşim. Hayallerimin, kendime çizdiğim yolun o kadar uzağındayım ki şimdi. Sürünüyorum resmen. “Hak ettiğim bu değil” diyorum. Biliyorum ortam kötü, şanssızım vs. ama, ya “düşündüğüm kadar iyi” değilsem? Belki de “iyi”lik değil aranan? Karakterimin dik başlı yanı bana sorun, büyük sorun.

Öte yandan, özel hayatım da öyle.

Çok yakın bir arkadaşım “yaşın artık kardeş ruhlar yerine vitrin mankenlerini tercih edip hâlâ daha mutlu olabilecek sayıyı geçti Mustafa” demişti. Sözüne uydum. Öğrendiğim şey “kardeş ruhların da dengesiz olabileceği” oldu. Sorun bende mi? Belki. Bu sadece bir konu, çelişki yaşadığım.

Çelişkilerin en yamanı kendisiyle çelişmesi insanın. İçimdeki ses “bu kesinlikle yanlış. Sana mutsuzluk getirecek” dese de çok güçlü şekilde, bazen o içgüdünün beni yanılttığı günleri hatırlayıp dinlememeyi seçiyorum, ya da tam tersi. Sonuçta, mutlu olmak ya da olmamak her zaman yüzde elli şansa bağlı ve içgüdü dinle ya da dinleme, yaşayıp sonuçlarını görmeden bilemezsin. Sonucu gördüğünde de kaderine razı olup "bunu ben seçtim" demekten başka seçenek yok elinde.

İnsan bunu geçiremez ya da tedavi edemez. Her seferinde aynı riskleri almak, aynı acıları çekmek ya da aynı mutluluğu yaşamak için rest çekmek. Herşeyi kaybetmek ya da biraz daha kazanmak.

Hayat poker gibi.

23 Haziran 2010 Çarşamba

Sevdiğin işi yapmak

Hep derler (ben de konuşmacı olduğum üniversite organizasyonlarında söylüyorum), "sevdiğin işi yap" diye. Doğrudur. Ama bir kaç gündür gözlediğim bir şey var, bu sözü o kadar doğruluyor ki. Paylaşmak istedim.

Sevgili Hüzünkovan (ya da blog dünyasındaki adıyla küçük prens) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Sinema-TV bölümündeki 2. senesini başarıyla bitirdi ve bu yaz nihayet bir filmin setinde çalışmaya başladı. Film hakkında bilgi vermek isterdim ama, yine kendisinin beni sardırdığı o muhteşem animedeki (the melancholy of haruhi suzumiya) o şirin mi şirin karakterin dediği gibi: "classified information" :)

Film İstiklâl Caddesi ve yakın çevredeki mekanlarda geçiyor. Ben de iş çıkışlarında yanına gidiyorum, ilginç bir dünya film seti. Saatler süren hazırlıklari saatler süren çekimler ve ortaya çıkan 1 dakikalık sahneler. Gergin bir ortam, kavgalar tartışmalar sürtüşmeler...Çalışma saatleri ve koşulları iğrenç, sabahlara kadar sokaklarda kalmak durumundasınız. Açsınız, tuvalete gitmek bile olay oluyor ördüğüm kadarıyla. Araalar her yere girmediği için bir sürü eşya taşınıyor, geçen insanlar, apartman sahipleiryle kavgalar filan da cabası. Cidden çok rezil bir çalışma ortamı.

Ama gelin görün ki, gözlemlediğim kadarı ile bizim Hüzünkovan Kuşu daha önce tanıdığım halinden baya bir farklı o set ortamında. Setteki herkes (neredeyse herkes) onu çok seviyor, ekibin küçük kızı gibi. Korunuyor, kollanıyor. Herkese karşı çok iyi güler yüzlü, yardımsever bir tavrı var. Gülümsüyor, gülüyor, insanlarla muhabbet ediyor. Daha önceleri dünyaya soğuk duran, insanların yanına yaklaşmasına pek izin vermeyen, kendi halinde cansız ve enerjisiz yaşayan o kız bir anda gözlerinin içi parlayan, enerjik, bıcır bıcır birine dönüşmüş. Setteki her dakikasında (söylense ve sıkılsa bile) ben eminim ki çok mutlu.

Çünkü o bu işi çocukluğundan beri tutkuyla isteyerek seçti. Çabaladı, öğrend, kendini geliştirdi, hala da devam ediyor. Küçük iş büyük iş demedi, sinema aşkına yaraşır şekilde yaşadı, ve hala da yaşıyor.

Dilerim hayatı boyunca hep bu tutkuyu devam ettirir ve buna uygun yaşayabilecğei iş tecrübeleri olur. O buna gönülden bağlı, bu yüzden de hiçbir zorluk onu rahatsız etmiyor, etse bile katlanacak gücü demotive olmadan devam etme yeteneğini kendinde buluyor.

Demek ki, gerçekten de, insan sevdiği işi yaptığında iş külfet değil keyif oluyor.

Hepimize örnek olsun HHüzünkovan'ın bu hali...

Sevgiler efendim...

10 Haziran 2010 Perşembe

Fotoğraf Blog'um

Merhaba,

Uzun süredir kendime bir portfolyo oluşturmak istiyordum, sonunda bunu blog üzerinden yapmaya karar verdim.

Fotoğraf çalışmalarımı http://mustafabilen.blogspot.com adresinden takip edebilirsiniz.

Özellikle gezi dergileri / şehir magazinlerine yönelik çalışmalarımı topluyorum, amacım asker dönüşü biraz daha kendimi geliştirmek ve bu işe adım atmak.

Beğendiğiniz çalışmaları paylaşırsınız umarım, böylece daha çok kişiye ulaşabilirim.

Destek veren herkese teşekkürler, bundan sonra da yanımda olmanız dileğiyle...

Sevgiler!

11 Mayıs 2010 Salı

Something burning-turning


-          Acaba kediler de öğle yemeği için mekan seçiyorlar mıdır? “Bugün nerde dursak Tekir?”  - “Bilmem ki Sarman, hadi gel bugün Barcelona’nın önünde duralım, oranın tavuk şinitzeli harika oluyor”
-          “Did we get this far just to feel your hate?” – “Bye bye beautfiul”
-          Özge’nin dediği gibi, sanırım artık vitrin mankenleri ile kardeş ruhlar arasında seçim yapmam gerektiğinde estetik kaygılarımı ikinci planda tutma yaşım gelmiş. Denedim ama olmadı, vazgeçmek için çok erken, çabalamak içinse çok geç hesabı.
-          “Sen çok rahat bir abisin, neden?” – “Saçmasapan bir yerlerde hiç de çekici olmayan koşullarda sevişeceğinize adam gibi yaşayın cinselliğinizi” Benim ağabeyliğim bu kadar.
-          Mutluluk hapı istiyorum. Ama lütfen mutluluk çubuğu olayına dönmesin.
-          Dany Brillant konserine son anda davet edildiğim içim üzerindeki paspal tişört ve spor ayakkabılar ile sahneye fırlamak, sahneye fırlayan tek erkek olduğuna bakmadan her yaştan bir sürü kadınla salsa yapmak, Dany’yle şarkı söylemek, “Esra’nın sana selamı var” demek. Eğlenmek. Sahnede fotoğraflarını çektiğim iki kız kardeşi fuayede aileleri ile görünce yanlarına gidip “fotoğraflarınız var, yollamamı ister misiniz?” demem, kızların babasının e-mail adresini vermesi.
-          “Erkekler kızlardan geç olgunlaşıyor o yüzden ben kendi yaşıtlarımla hiç anlaşamıyorum” diyen kızlara bir çift lafım var: Hayır! Erkekler geç filan olgunlaşmıyor. Bunu söyleyen kızların yüzde doksanı aslında hiç de olgun olmayan tipler bakıyorum da. Kızlar kısa yoldan kendine sosyal statü getirecek erkekler (para, kariyer, sanatsal yetenek, çevre vs.) arıyor (ki bu erkekler de o mertebeye ulaşmak için haliyle birkaç yıl vermiş oluyorlar hayatlarından) o yaştaki erkekler de çıtır genç vücut arıyor. Buna kılıf uydurmak için böyle saçma bir şehir efsanesi uydurmak neden? Alan razı veren razı.
-          Çim öteki tarafta hep daha yeşil. Kabul. Ama benim tarafımda sarı ya resmen! Ondan bu arayışım sürekli.
-          Aslı’nın daha benimle ikinci buluşmasında “senin estetik güdün çok güçlü, benden daha güzeline denk geldiğin anda beni terk edersin” diye teşhis koyması, ama sonrasında iki erkek arasında kalıp bunu benim bildiğimi bilmeden beni kendinden soğutma çabaları, kaçışı.
-           Sıcak Saatler dizisi ortaçağ’da geçseydi “Hayat ne tuhaf. Katırlar filan” diyecektik.
-          Gecenin 2’sinde defalarca arayıp “senle konuşmaya çok ihtiyacım var” diyen şahsın ertesi gün “yok bir şey” diyip tek kelime etmemesi. Mide kanaması ne güzel, ne güzel. Bunu rakı masasında anlattığımda arkadaşlarımın “senin canın çok sıkılmış anlaşılan, dert edecek şey aramışsın kendine” yorumu getirmesi.
-          “Lütfen böyle bir kızım olsun” diye seçtiğim fotoğraftaki kıza çok benzeyen ve kızıma koymak istediğim ismi taşıyan bir kızla tanışmam
-          Facebook’da kızın birinin beni Ulus 29’da tanıştığı bir adama benzetip “o sen misin” diye mesaj atması. Benim de “hayır değilim ama telafi etmem gerekiyorsa yine bir başkasının verdiği hasarı geleyim bu akşam 29’a” demem ama tabi kızın benim geçmişimi ve mesleğimi bilmemesi kaynaklı “sapık” muamelesi çekmesi.
-          Muamele.
-          Çeviri yaparken kendimi kaptırıp bir kilo yeşil eriği bitirmem, sabaha kadar kıvranmam.
-          Kadın-erkek eşitliği çerçevesinde erkeklere de 40 yaşında balon isteme ve depresyona girdiklerinde nutella yeme hakkı verilsin.
-          Yazın yaklaşması ile birlikte Odakule’nin önüne inilen her sigara molasının single bünyelere ziyan olması.
-          Politik görüşümün tutmadığı bir gazetenin “bize de reklam verin” demek için ofise gelirken içi badem ve fıstık ezmesi dolu çikolata topları getirmesi, benim “örümcek hislerim harekete geçti” diyip en yakın düz duvara doğru hamle yapmam, anlamayanlar aval aval bakınırken sadece bir kişinin gülmekten kırılması.
-          1 yıl önce istifa ettiğimde teslim ettiğim şirket lap-top’ında yerime işe alınan kızın bir dosyayı bulamaması, beni cepten arayıp “nerdeydi o dosya hatırlıyor musun” diye sorması. Benim kilitlenmem.
-          Bu sene Koç’un festivaline gitmiyorum. Hiç canım istemiyor, eğlenme ambargosu koydum kendime resmen.
-          Sailormoon da olmasa çocukluğu asla hissedemem sanırım içimde. Asker sonrası sağ omzumda hissetmeye kararlıyım.
-          Doğumgünüme Polyanna’yı çağırmak istiyorum. Ütü yapmayı da biliyorsa evlenebiliriz.
-          Parfüm çılgınlığı. 12 yıldır kullandığım Davidoff Cool Water’ı her duyanın “aaa bu babamın / abimin / eski sevgilimin kokusuuu” diyerek boynuma atlaması ama bir tek kişi için bile “Mustafa’nın kokusu” olamaması. Benim lanet okuyup kendimi farklı kokuları denemeye cengaver ilan etmem.
-          Artık rakının bile tadı kalmadı. İzmir git gide soluyor içimde.
-          “Ne zaman buluşsa kirpiklerin / Haritası çıkarılmamış bir deniz ölüyor / Kalbimin karanlık yüzünde”
Sevgiler, saygılar…

7 Mayıs 2010 Cuma

BALIK BAŞTAN, KARAYOLLARI BAŞKENTTEN KOKAR!

1-4 Mayıs arası Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nin çalışkan öğrenci kulüplerinden Akademi Borsa Merkezi’nin düzenlediği 2. Kariyer Model Zirvesi için Ankara’daydım. Gençler kendilerini gerçekten de çok güzel yerlere taşıyacak işler başarıyor orda, Kariyer Model’i bir gelenek haline getirerek her sene bir sektör seçip Türkiye’nin her yerinden öğrencileri sektörün önde gelenleri ve öncüleri ile bir araya getiriyorlar. Geçen sene bankacılık ve finanstı sektör, bu sene de medya ve reklam demişler.

Eğer ABM’nin düzenlediği Kariyer Model ile ilgili detaylı bilgi almak ve kendileriyle iletişime geçmek isterseniz şu linkten web sitelerini ziyaret edin derim.

Beni de “Dijital Pazarlama nedir, bu alanda ne gibi kariyer yolları vardır, bir dijital pazarlamacının günü nasıl geçer” sorularına cevap vermek üzere davet ettiler, elimden geldiğince sorularına cevap vermeye çalıştım, umarım onlar da memnun kalmışlardır birlikte geçirdiğimiz 1 saatten.

Neyse, konumuz benim Ankara’da geçirdiğim 4 gün ve trafikteki maceralarım. Özet geçmek gerekirse (yönetici özeti çıkarmak alışkanlık haline gelmiş) Ankara’da uçaktan indim, AVIS’ten bir araç kiraladım ve başladım yollarını hiç bilmediğim başkentimizde dolaşmaya…işte size gözlemlerim:

1 – Dünyanın hiçbir kentinde kavşaklar bu kadar berbat olamaz: Benim bildiğim, bir yolda sağdan sağa ayrılan bir kavşak varsa, üstteki yolun sağ şeridine çıkarsınız. Üsteki yolun sol şeridi içinse köprüden sonra sağa yol ayrılır. Ankara’da işler böyle yürümüyor. Sağdan çıktığınızda kendinizi bir anda geniş bir U dönüşü ile üst yolun sol şeridinde bulabiliyorsunuz. Sağ şerit için alt geçide girip sola – evet yanlış duymadınız sola – dönmeniz gerekiyor çoğu yerde! Böylece cep telefonumun GPS özelliği de işe yaramaz hale geliyor. Gereksiz yere alt geçit yapılmasının, köprülü kavşak sistemini önceden planlamamanın getirisi sanırım. Ya da Ankara’lı patronumun dediği gibi, “gereksiz yere bu kadar alt geçit yapılmasının tek nedeni belediyenin birine ihale yoluyla servet kazandırmak istemesi” olabilir. Bir nesil Melih Gökçek’le büyüdü (Pınar Süt reklamıydı sanırsam)

2 – Yönlendirme tabelaları ve sinyalizasyon konusunda Altın Ahududu ödülü Ankara’nın: Normal şartlarda yollarda yönleri ve kavşakları belirten tabelalar kavşaktan önce, sürücülerin görebileceği şekilde yolun üstüne yerleştirilir. Ankara’da bu tabelalar kavşakla anayolu ayıran tretuarın üzerinde yer alıyor. Dolayısı ile o trafikte giderken siz dönmeniz gereken kavşağın tabelasını gördüğünüzde çoktan dönüşü kaçırmış oluyorsunuz. Sonrası şenlik. Çankaya’ya gitmek için Or-An’dan döndüğümü bilirim. Tabelaların bit kadar oluşu ve gece uzunları yakmadan asla göremez oluşunuz da cabası. Ankara’da bir sürrealist: Melih Gökçek.

3 – Ankara’da ehliyet sınavını Manavlar ve Kabzımallar Birliği yapıyor: Ankara’lı sürücüler sinyalin icat edildiğinden habersizler. Haberdar olanlarsa sağları ile sollarını karıştırıyorlar. Şerit Ankara’lı şoförler için en az “Eyyafyallayöküll” kadar yabancı bir kelime. Kurallara uymaya çalıştığınızda da pencereden sarkıp hareket çekiyor taksiciler. Kırmızı ışık bir şey ifade etmiyor, bunu da anladım. Kırmızı ışıkta durursanız hareket çekmiyorlar ama kornaya basıyorlar “yürü” diye. “Nereye yürüyeyim be adam, kırmızı yanıyor” diye bağırırsanız bu sefer de “bi sensin bekleyen, yolu tıkama” diye karşılık veriyorlar. Tüm bunlar trafik polisinin gözü önünde cereyan ediyor ama kimse ceza yemiyor (Tüm Ankara’da ceza yiyen tek kişi benim sanırım. Uçağı kaçırmamak için çıktığım çevre yolunda 130’la gittim, 270 lira kestiler havaalanı girişince. Uçağı kaçırsaydım daha ucuza gelirdi). Kırmızı ışıkta durmuşsanız, en soldaki aracın yeşille birlikte 3 şeridi yatay geçip en sağa dönmesine hazır olun derim.

4 – Ankara’da Başbakanlık Korteji’nin ambulansa üstünlüğü var: İnanılır gibi değil ama Başbakanlık ya da Cumhurbaşkanlığı korteji geçecekse geçeceği yolları 15 dakika öncede kapatıp tüm araçları sağa çektiriyorlar, bir 15 dakika da geçtikten sonra bekliyorsunuz. Hastaya yetişmeye çalışan ambulans şoförü ile korumalar tartıştı, gözümün önünde adamı tutukladılar. Adam ölüyor orda yahu! Ankara’da 3 gece kalıp iki kez Başbakanlık, bir kez de Cumhurbaşkanlığı kortejine yakalanan tek bahtsız da benim sanırım.

Bunlar Ankara trafiğinde başıma gelenlerin sadece bazıları, hepsini anlatmaya ömrüm yetmez tahminimce. Bir daha İstanbul’a trafik yüzünden laf edersem iki olsun, sıkışık mıkışık ama en azından nereye gideceğimizi bulabiliyoruz hiç bilmesek bile.

Çok güzel 4 gün geçirdim açıkçası. Eski arkadaşlar, yeni yerler, yeni arkadaşlar, çocukluğa döndüren lunapark eğlenceleri, Eymir Gölü, ODTÜ (ve askerliklerini ağır bombardıman birliğinde yapmış kuşları), Gençlik Parkı'nda ışıklı akşamlar…Onlar da başka bir yazının konusu artık.

Sevgiler;

Tzygane